Sayfalar

NE ARAMIŞTINIZ?..

Yükleniyor...

Boşanmak Günah mı-Nihat HATİPOĞLU?

Sizden Gelen Sorular: Boşanmak Günah mı-Nihat HATİPOĞLU?,Bosanmanin Günahi,Boşanmak Günah mıdır?,Dinen Boşanma Nasıl Olur?,Dinen Boşanma Nasıl Olur-Diyanet?,Dinimizde Boşanmak Hakkında Geniş Bilgi...

Boşanmak Günah mi Nihat HATİPOĞLU
Boşanmak Günah mı-Nihat HATİPOĞLU?

Boşanma meselesinde hükümler belirlenmiş olmakla birlikte hem Rabbimiz (cc) hem de Resulullah (asm) boşanmayı hoş görmemiş ve barışma ara buluculuk yolunu ısrarla tavsiye etmiştir. Zira Rabbimiz (cc) en nefret ettiği mübah olan boşanmayı, ancak zaruri durumlar için helal kılmıştır.

"İslam dini boşanmayı meşru olarak kabul eder, fakat hoş karşılamaz"

İslam dini boşanmayı meşru olarak kabul eder fakat hoş karşılamaz. Çünkü boşanma içtimai bir yaradır. Çocukların sahipsiz kalmasına, terbiyelerinin aksamasına, fertler ve aileler arasına huzursuzlukların girmesine sebep olur. Aileler ne kadar sağlam ve dayanışma içinde olursa, toplum hayatı da o kadar sağlam ve güçlü olur.

Resulullah (asm) Müslüman ailelere boşanmayı tavsiye etmez ve bu konuda:
“Allah’ın en ziyade nefret ettiği mübah..” buyurur. Yani boşanma dinimizde haram değildir fakat Allah’ın (cc) en nefret ettiği bir cevaz olduğu için imkân nisbetinde ondan kaçınmak gerekir.
Erkekte ve kadında bulunan bir takım özürler, bulaşıcı hastalıklar (cüzzam, beres…), kötü huylar ve geçimsizlik gibi nedenlerden dolayı İslam’da boşanma hakkı tanınmıştır.
Dinimiz bu durumlarda boşanmayı meşru kılmış ise de, anlaşamama gibi bir durum karşısında ‘din bana hak tanıyor’ diye boşanmaya kalkışılması İslam’a uygun bir davranış değildir. İslam âlimleri evlilikte bir araya gelen insanların birbirlerinin eksiklerine ve hoş olmayan davranışlarına karşı sabır ve tahammülü kendilerine düstur edinmelerini önermiştir. Ve evliliğin asıl gayesini; bir aile kurmak, karı koca arasında dayanışmayı sağlamak, eşinin olumsuz davranışlarını en güzel bir şekilde düzeltmeye çalışmak, bir yardımlaşma ve dostluk vücuda getirmek… olarak kabul etmişlerdir. (Kütüb-i Sitte)

Cenab-ı Hak (cc) barışmak yoluna girenlere dargınlık yerine geçim vereceğini vad ediyor

Cenab-ı Hak hükümleri belirtmiş olmakla birlikte en güzel yol olarak barışma ve arabuluculuk yolu olduğunu ifade etmiştir. Bu yola başvurulması halinde dargınlık yerine geçim vereceğini müjdelemiştir:
“Eğer karı koca arasının açılmasından endişeye düşerseniz bir hakem erkeğin tarafından, bir hakem de kadının ailesinden kendilerine gönderin. Bu arabulucu hakemler gerçekten barıştırmak isterlerse, Allah karı-koca arasındaki dargınlık yerine geçim verir. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilendir, her şeyin aslından haberdardır.”(Nisa, 35)
Unutulmamalıdır ki:
Ümmü Seleme (ra) anlatıyor:  "Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.''(Tirmizi) gibi pek çok hadis mevcuttur.

Bununla birlikte boşanma ile ilgili Kuran-ı Kerim’in hükümleri şöyledir:

Kuran-ı Kerim’de boşanma meselesine dair pek çok ayet bulunmaktadır. Hükümler, durumlara göre değişiklik arz etmektedir. Bu hususda genel manada Kuran-ı Kerim’de 

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:  "Boşanmış kadınlar ise kendi kendilerine üç hayız müddeti beklerler. Artık (o kadınlar) Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorlarsa, (bir başkasıyla evlenmek için) rahimlerinde Allah’ın yarattığını (çocuk veya hayzı) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Eğer kocaları (bu durumu) düzeltmek isterlerse, bu (bekleme süresi)nin içinde onları geri almaya daha çok hak sâhibidirler.(Kocalarının) onlar üzerinde örfe uygun olan (haklar)ı gibi, onların da (kocaları üzerinde hakları) vardır. Fakat erkekler için onların üzerine bir derece (bir üstünlük) vardır. Allah ise, Azîz (daimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır."
"(Ric‘î, dönüşü mümkün) boşama iki defadır; bundan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle salıvermek vardır. Fakat onlara (mehir olarak) verdiklerinizden bir şey almanız size helâl olmaz; ancak (her iki taraf da) Allah’ın hudûduna (karı ile koca arasındaki haklara) riayet edemeyeceklerinden korkarlarsa, müstesna! Bu yüzden (siz de bu ikisinin) Allah’ın hududuna riayet edemeyeceklerinden korkarsanız, (kadının boşanmak için kocasına) fidye verdiği o şeyde (mehrini veya daha farklı bir bedeli kocasına vermesinde) ikisine de bir günah yoktur. Bunlar Allah’ın hudududur; sakın onları aşmayın! Kim de Allah’ın hududunu aşarsa, işte zalimler ancak onlardır. "
"Böylece (kocası) onu (iki hakkını da kullandıktan sonra üçüncü def‘a) boşarsa, artık bundan sonra (o kadın) ondan başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz. Bununla beraber (bu ikinci kocası da) onu boşarsa, Allah’ın hududuna riayet edeceklerini zannettikleri takdirde, artık birbirlerine dönmelerinde onlara bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın hudududur, (ehemmiyetini) bilecek bir kavim için onları açıklıyor." (Bakara, 228,229,230)
"Boşanmış kadınlar için de meşru ve geleneğe uygun şekilde bir meta' (intifa hakkı) vardır ki verilmesi, Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur." (Bakara,241)
Devamını Oku »

Evlilik Sünnet Boşanmak Farz mıdır?

Evlilik Farz mıdır Sünnet midir?,Evlenmek Sünnet Boşanmak Farz,Evlilik Farz mı Sünnet mi?,Boşanmak Farz mıdır?,Dinimizde Boşanmak Günah mı?...

Evlilik Sünnet Boşanmak Farz midir?
Evlilik Sünnet Boşanmak Farz mıdır?

Bu soru bir okuyucumdan geldi sorusunda aynen şöyle yazmış "hocam evlilik sünnet,boşanmak farz diyorlar bu ne demek bu konuda açıkla yapar mısınız". Ben din hakkında sorulan hiç bir soruya saçma olarak bakmıyorum fakat insanların bu tarz şeyleri nereden duyduklarını nereden okuduklarını da merak ediyorum,yinede soruları cevaplayıp insanları aydınlatarak Allah katında sevap kazanırsak ne mutlu bizlere...

Sevgili okurum,Cenâb-ı Hak Cennet ehlinin Cennette, eşleriyle birlikte ebedî mutluluğa ulaşacaklarını şöyle müjdeliyor: “O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde safa sürerler. Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara kurulurlar. Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün arzuları yerine getirilir. Onlara Rabb-i Rahîm’den bir de selâm vardır.”

Dünyanın dikenli bağlarında acı günde, tatlı günde birlikte yaşayan, birlikte ağlayan, birlikte gülen, hayatın ve imtihanın bir gereği olarak yer yer kendilerini alıkoyamadıkları sürtüşmeleri ve tartışmaları bertaraf etmesini de başaran karı kocanın ebedî âhiret hayatında ebedî zevkleri ve ebedî güzellikleri birlikte paylaşmaları elbette müstesna bir ihsan-ı İlâhîdir. Bu ihsan-ı İlâhî’yi, eşler, dünyadaki sabırlarının ve iyi huylarının sonucu olarak hak ediyorlar. Çünkü sırf aile yuvalarının selâmeti ve huzuru için birlikte dünyanın acılı imbiklerinden süzülmüşler, birlikte ıztıraplı eleklerden geçmişler; ikisi baş başa sabretmişler, Allah’a birlikte dayanmışlar, Allah’tan birlikte ümit etmişler.

Öyle her sıkıntıda, her acıda, her olumsuzlukta eşini terk edip keyfinin peşine takılıp gitmek var mı evlilikte? Cenâb-ı Hak bazen eşlerden birisine hastalık verir, sabır ister; diğerine buna rağmen eşine sadakat, bağlılık ve hizmet tarzında bir görev yükler ve yine sabır ister. Bazen karı-kocayı birlikte fakirlik imtihanına tabi tutar, bazen zenginlik sınavından geçirir. Bazen öfke, bazen inat imtihanlarını katmerleştirir. 

Şu âyetleri kulağımızda küpe yapacağız: “Allah sabredenlerle beraberdir.”, “Sabredenlere müjdele.”, “Allah sabredenleri sever.” En zor ânımızda Allah’ın bizimle beraber olmasını, Allah’ın yardımını mı istiyoruz: Yapmamız gereken tek şey, sabırdır.

Boşanmak fazilet midir? Gelin bu sorunun cevabını Peygamberlerin hayatlarında arayalım: Hazret-i Nuh Aleyhisselâm kendisine inanmayan müşrik karısına tahammül etmiş, onu boşamamıştı. Hazret-i Lût Aleyhisselâm Sodom ahlâksızları ile birlikte hareket eden hain karısına tahammül etmiş, onu boşamamıştı. Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm yıllarca hasta yattığı günlerde; muhtereme hanımı Rahmet kendisine sabretmiş, eksiksiz hizmet etmiş; bırakıp gitmemişti… Örnekler artırılabilir.

Şüphesiz karı ile koca aynı fıtratta, aynı karakterde, aynı yapıda ve aynı yaratılışta değillerdir. Birisinin ak dediğine bazen diğeri kara diyebilir. Olacaktır bu! Fakat bu, öfke ve inat sebebi olmamalıdır. Eşlerin birbirlerine karşı dikkat etmeleri gereken en korkunç, en canavarlaşmış duygu, öfke ve inat duygusudur! Şeytan bu duyguları çok işletiyor ve aileleri perişan ediyor. Öyleyse eşler akıllı davranmalı; biri öfkeli iken diğeri haklı da olsa alttan almalı, biri kırıcı davrandığında diğeri ortamı yatıştırıcı olabilmelidir. Çünkü geçim böyle sağlanır. Çünkü kusursuz insan yoktur. Öfkenin ve inadın yanlış kullanılması da, farkında olmadığımız ayrı bir kusurdur. Kusurun en etkin çözümü ise, Kur’ân diliyle “affetmektir.” Affedilen insan kusurunu anlar.

Boşanıp çocukları perişan etmeden önce çok iyi düşünmelidir: Boşanmakla ulaşılması düşünülen huzur ve mutluluğa, sabırla pekâlâ ulaşılabilir. Boşanmadan dolayı ortada kalan ve psikolojik travma yaşayan çocukların çektiği manevî acı ve ıztırap, karı kocanın boşanmakla hedeflediği mutluluğu dünya noktasından da, âhiret noktasından sıfırlar, yer, yıkar, bitirir, mahveder; dünyayı da, âhireti de zehir eder, azaba çevirir! Çocuğa mı yazık, sabırsızlık yüzünden, öfke ve inat yüzünden uzaklaşıp gittikleri mutluluklarına mı yazık? Hangisine ağlamalı? Bu acı sona, kendilerinden başka kim ağlar?

Oysa birbirlerinin titizliklerine, hassasiyetlerine, varsa çekilmez alışkanlıklarına, dayanılmaz duygularına, taşınmaz öfkelerine ve inatlarına sabretmeleri ne kadar mutluluk vericiydi! Geride ne iyi günler vardı! O dayanamadıkları ve korkunç buldukları duygular, yakın zamanda birer pırlanta olup ellerinden tutacaktı. Bir bilselerdi!

Bedîüzzaman Hazretleri karı ile koca arasındaki ebedî bağı güçlendirecek formülü çizerken ayrılığa ve boşanmaya yer vermiyor. Bırakıp gitmeye yer vermiyor. Terk etmeye izin vermiyor. Bilâkis Bedîüzzaman, namusluluğu ve dindarlığı sebebiyle kadının, kocası tarafından taklit edilmeye değer bir kadın olduğunu; kocanın, ancak bu taklitle ebediyet arkadaşını kaybetmeyeceğini hatırlatıyor. Üstad Hazretlerine göre kadın da dindar ve onurlu hayat arkadaşını ebediyen kaybetmemek için dindar olmalıdır. Böylece eşler hem dünya saadetini, hem âhiret saadetini elde edebilecektir.

O halde, boşanmadan önce bir kez değil, bin kez düşünelim: Dindar ve iffetli eşimizi eften püften sebepler yüzünden, bizim de benzerlerini taşıdığımız hatalar ve kusurlar yüzünden dışlamak, itham etmek, kırmak, incitmek, onu boşanmaya zorlamak vebaldir, günahtır, sorumluluk vericidir. Bunun yerine barışı ve sabrı mutlaka deneyelim ve mutlaka başaralım.
Devamını Oku »

Duha Namazı (Kuşluk namazı) Nasıl Kılınır?

Sizden Gelen Sorular : Duha Kuşluk Namazı Nasıl Kılınır?,Duha Kuşluk Namazı Vakti,Duha Kuşluk Namazı Kaç Rekat?,Duha Kuşluk Namazı Fazileti,Duha Kuşluk Namazı Nezaman Kılınır?,Kuşluk ve Duha Namazları,Kuşluk Namazı Saati,İşrak ve Kuşluk Namazı Nedir?..


Duha namazı Kuşluk vaktinde kılınır. 2 rekat ile 8 rekat arasında kılınabilir.
Kuşluk namazının vakti: Güneş doğduktan 45 dakika sonra başlar, öğle namazına 45 dakika kalıncaya kadar devam eder. 

Duha Namazi Kuşluk namazi
Duha Namazi (Kuşluk namazi) Nasil Kilinir?

Niteki bir hadîs-i Şerîfte: "Kuşluk namazı, deve yavrusunun ayakları sıcaktan kızdığı zamandır." Buyurulur. (Müslim, Misâfirîn, 143)

Duhâ (kuşluk) namazı dediğimiz nafile namaz bu andan itibaren kılınır. Zeval vaktine yarım saat kalıncaya kadar devam eder. İki rekattan sekiz rekata kadar kılınır.
Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kuşluk namazını her kılışında mutlaka ben de kıldım." (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî)
Ümmü Hânî dedi ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Fetih günü, benim eve geldi, yıkandı ve sekiz rek'at namaz kıldı. Ben bundan daha hafif bir namazı hiç görmedim. Ancak rüku ve secdeleri tam yapıyordu." (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî)
Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-'den rivayete göre Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu; Kuşluk namazını ikişer ikişer dört rekat olarak kılar, (bazen) dilediğince de arttırırdı. (Müslim. Müsafirin, 78)
Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Dostum Aleyhissalatu vesselam, bana her ay 3 gün oruç tutmamı, iki rekât kuşluk namazı, yatmadan önce de vitir namazı kılmamı tavsiye etti.” (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî)
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurur: "Her gün sizin her bir mafsalınız için bir sadaka terettüp etmektedir. Her tesbih bir sadakadır. Her tahmîd bir sadakadır. Her bir tehlîl bir sadakadır. Emr-i bi'l-ma'ruf bir sadakadır. Nehy-i ani'l-münker de bir sadakadır. Bütün bunlara kişinin kuşlukta kılacağı iki rek'at namaz kâfi gelir." (Müslim, Ebû Dâvud)
Ebû Zer-radıyallahü Anhâ-'den rivayete göre Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: "Bir kimse kuşluk namazının iki rekatına devam etse, günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile affolunur." (Tirmizi, Vitr, 15)
Devamını Oku »

Epilepsi (Sara) Hastalığı İçin Okunacak Dua

Epilepsiden Kurtulmak İçin Okunacak Dua,Cübbeli Ahmet Hoca Sara Hastalığı,Sara Hastalığı İçin Okunacak Dua...
Sara Hastaliği İçin Okunacak Dua

SARA NÖBETİ TUTANA OKUNACAK DUALAR

1. Sara nöbeti tutmuş hastanın başında 21 kere Âyetü'l-Kürsî okunursa inşâallah şifâ bulur.

2. Bir kadın Peygamber Efendimiz'e (sav) gelerek çocuğunun sara nöbetine tutulduğunu, bunun için kendisine dua etmesini istedi. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz ona şu âyeti okumasını tavsiye etti. Kadın onu okuyunca çocuğu şifâ buldu.

"Bismillâhirrahmânirrahîm. Ve nünezzilü mine'l-Kur'âni mâ hüve şifâün ve rahmetim li'l-mü'minîn. Ve lâ yezîdü'z-zâlimîne illâ hasârâ." (İsrâ, 17/182)

3. Mü'minûn sûresinin 115. âyetinden sonuna kadar (118. âyet dâhil) okunmalıdır.


E fe hasibtüm ennemâ halâknâküm abesen ve en-tüm ileynâ lâ türcaûn.
Fe teâlâ'llâhü'l-melikü'l-hakku, lâ ilahe illâ hû. Rabbü'1-ar şî'1-kerîm.
Ve men yed'u maallâhi ilahen âhere lâ burhâne le-hû bîhî, fe innemâ hisâbühû inde rabbihî; İnnehû lâ yüflihu'l-kâfirûn.
Ve kul rabbî'ğfîr ve'rham, ve ente hayru'r-râhi-mîn." (Mü'minûn, 23/115-118)


AÇIKLAMA:

Abdullah bin Mes'ud (ra) sara ve cin tutan bir kimsenin kulağına bu âyetleri okudu. Hasta hemen toparlanıp kendine geldi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) "Onun kulağına ne okudun?" dedi. İbni Mes'ud: "E fe hasibtüm ennemâ halâknâküm.. âyetlerini okudum" dedi. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz:

"Eğer bir kimse bu âyetleri tam bir iman ve sadâkatla bir dağa okursa, dağ harekete gelirdi." buyurdu.
Devamını Oku »

Akşam Ezanından Sonra Cenaze Defnedilir mi?

Sizden Gelen Sorular : Cenaze Hangi Saatlerde Defnedilir?,Kimler Gece Cenaze Defneder?,Cenaze Defin Saatleri,Cenaze Namazı Vakit Namazından Sonra mı Kılınır?,Cenaze Namazı Saatleri,Cenaze Sabah Defnedilir mi?,Cenaze İkindi Namazına Müteakip...

Akşam Ezanindan Sonra Cenaze Defnedilir mi
Resulullah (s.a.v) güneş doğarken, tam ortada (zevalde) iken ve batarken ölü defnetmeyi nehyetmiştir. (Tahavi, Haşiye Ala Merakil Felah Şerhu Nuri'l İzah, Mısır, s.501) Ancak hadislerdeki bu yasak, cenaze namazı içindir. Namazı bu üç kerahet vaktinden önce kılınmış olanın bu vakitlerde defnedilmesi caizdir.

Gece defin caizdir. Peygamberimiz (sav)'in gece cenaze defnettiğine dair rivayetler vardır. (bk. İbni Mace, Ahmed b. Hanbel) Hatta Resulullah (sav)'in kendisi, Hz. Fatıma, Hz. Aişe ve Hz. Osman (radıyallahü anhum) hep gece defnedilmişlerdir. Gece defnin caiz olduğuna dair pek çok hadis vardır.

Ancak Resulullah (sav) bir gün kendisini tam örtmeyen bir kefene sarılarak gece bir adamın defnedildiğini hatırlayıp, o sahabenin gece defnedilişine kızdı ve "zaruret olmadıkça gece defnetmeyin" buyurdu. Bu ve benzeri rivayetlere binaen fukahadan bazıları, özürsüz olarak ölüyü gece defnetmenin mekruh olduğunu söylemişlerdir.

Buna göre ölünün hukukundan gece defnedilmekle hiçbir şey eksilmediği zaman ve zaruret halinde gece defin caiz, aksi halde mekruhtur.
Devamını Oku »

Dâbbetü'l-arz Nedir,Dabbetül Arz Çıktı mı?

Sizden Gelen Sorular : Dabbetül Arz Nereden Çıkacak?,Dabbetül Arz Nedir?,Dabbetül Arz Cübbeli Ahmet Hoca,Dabbe Nedir Kimdir?,Dabbetül Arz Görevi Nedir?,Dabbetül Arz Kurandaki Anlatımı...

Dabbetül Arz Çikti mi
Kıyamet alametlerinden biri "dâbbetü'l - arz"ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:
"Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir." (Müslim, Fiten, 118)

"Dâbbe, yanında Hz. Musa'nın asâsı ve Hz. Süleyman'ın mührü olduğu halde çıkar. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü'min- kâfir belli olacaktır." (Ahmed b. Hanbel, "Müsned", II/491)

Dâbbe kelimesi "canlı, hareket eden varlık" anlamında kullanılır. Kelime anlamından hareketle tren, otomobil gibi şeylere de "dâbbe" denebilir. Mesela, bin yıl önce yaşamış birisini hayalen günümüze getirsek, yüz vagonlu treni görse "işte bu dâbbetü'l-arz" diyebilir. Ama bu kelime daha çok hayvanlar için kullanılır.

Burada "Dâbbetü'l- arz acaba tek bir fert midir? Yoksa bir tür müdür?" sorusu hatıra gelebilir. Tek bir ferdin o kadar insana muhatap olması düşünülemez. Bu durumda onu bir tür olarak görmek daha uygun olacaktır.

Dâbbenin ne olduğu hususunda değişik yorumlar yapılmaktadır. Mesela Hz. Alinin şöyle dediği nakledilir: "Bundan murat kuyruklu değil sakallı dâbbedir." Böyle bir bakışta onun bazı şerli insanlara işaret ettiği anlaşılabilir.

Dâbbeye "AİDS mikrobu" diyenler vardır. "Televizyon" şeklinde değerlendirenler vardır. Hatta "robotlar olabilir" görüşünü ileri sürenler vardır. Bu son görüşe göre, zaman gelecek insan eliyle yapılan ve yapay bir zekâ verilen robotlar, "efendilerinin" sözünü dinlemeyecekler, insan medeniyetini alt üst edeceklerdir.

Kur'an'da Dâbbe

"Dâbbe" kelimesi Kur'anda ondört defa geçer. Bu kelimenin çoğulu olan "devâbb" ise dört defa kullanılır. Örnek olarak bunlardan bazılarına bakalım:


"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hûd, 11/6)

"Her canlının (dâbbenin) dizgini Allahın elindedir." (Hud, 11/56)

"Allah her canlıyı (dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah, şüphesiz her şeye kadirdir." (Nûr, 24/45)


Neml suresi 82. ayette geçen "dâbbetü'l- arz" ise, müfessirlerce genelde kıyamet alameti olarak açıklanır:

"Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler."

Ayetin zahirine göre, arzdan çıkacak bu dâbbe insanlara konuşacak, onların İlahi ayetlere tam inanmadıklarını söyleyecektir. Buradan hareketle bu dâbbenin radyo, televizyon, hatta internet olabileceğini söyleyenler vardır. Çünkü bunlar yerden çıkan ham maddelerle yapılır ve insanlarla konuşurlar. Hatta bazı rivayetlerde "Dâbbenin başı bulutlara değecek" denilir. Bilindiği gibi, televizyonlar uydu bağlantılıdırlar ve uyduların da başı semadadır.

Dinin helal haram ölçülerine uyan insanlar bu aletlerden yararlanırlar. Böyle ölçülerden mahrum olanlar ise, daha çok zarar görürler. Çünkü bu aletler şerde ve günahta da kullanılabilmektedir ve hatta bu tarz kullanımları daha yaygındır.

Kanaatimizce dâbbenin konuşmasını dil ile konuşmak şeklinde anlama zorunluluğu yoktur. Bu konuşma "lisan-ı hal" yani hal diliyle de olabilir. Mesela trafik lambaları ve işaretlerinin dili yoktur ama insanlara çok şeyler söylerler.

Dâbbe neler söylüyor?

Şu gördüğümüz âlem İlahi ayetlerle doludur. Ama insanların çoğu bu ayetleri anlamaz, günlük olayların akışına kapılır, gafletle günlerini geçirir. Cenab-ı Hak, insanları uyarmak için zaman zaman felaketler gönderir. Bu, bir deprem, bir kasırga, bir sel olabildiği gibi, bazen da bir hayvan olabilir.

Kur'ana baktığımızda bazı kavimlere bazı hayvanların ceza olarak gönderildiklerini görürüz. Mesela Firavun ve kavmine bit, çekirge ve kurbağa gönderilmiş, bunlar her tarafı istila ederek o inatçı insanları cezalandırmışlardır. Bunların benzerlerini günümüzde de görmek mümkündür. "Rüzgârın dişleri" denilen çekirgeler kara bir bulut halinde gelip ekin tarlasına inmekte ve tekrar havalandıklarında geride işe yarar bir şey bırakmamaktadırlar.

Keza, Ka'beyi yıkmak için gelen Ebrehe ve ordusuna sürüler halinde kuşlar gönderilmiş, bunlar gaga ve ayaklarında taşıdıkları özel taşları bu zalimlere yağdırmışlar, onları darmadağın etmişlerdir. Bu olay Kur'anda müstakil bir sureyle anlatılır. Fil suresinde anlatılan bu olay, peygamber efendimizin dünyaya teşriflerinden kısa bir süre önce meydana gelmiştir. Surede geçen "ebabil" kelimesi kuşların sürüler halinde geldiklerini ifade eder. Tasvir edilen tablo, tam bir "semavi bombalama" olayıdır. Filolar halinde gelen bombardıman uçaklarının hedefe bomba yağdırmaları gibi, bu kuşlar grup grup gelerek o insanları "kendisinden çekirge sürüsünün geçtiği bir ekin tarlasına" çevirmişlerdir.

Kur'an, göklerin ve yerin askerlerinin Allahın emrinde olduklarını bildirir. (Müddessir 31) Allah dilediği zaman bu askerlerini inatçı kimseleri cezalandırmada kullanır. Mesela su rahmettir. Ama Allah dilerse, Nuhun kavmini helak eden bir tufana dönüşür. Gökten bardaktan boşanırcasına yağmur indirilir, yerden sular fışkırtılır. Bunun sonunda, asi ve inatçı bir kavim sulara gark olur, tarih sahnesinden silinir.

Bazıları bu tür olayları tesadüfle açıklamaya çalışabilir. Ama âlemde tesadüfe asla yer yoktur. Einsteinin ifadesiyle "Allah zar atmaz." Yani işini ihtimale bırakmaz. Hamdi Yazır'ın da dikkat çektiği gibi, "bizim tesadüf olarak gördüğümüz şeyler, gerçekte İlâhî birer tasarruftur." (Yazır, IV, 2802)

Kur'anın bildirdiğine göre, Cenab-ı Hak her an tasarruftadır. (Rahman, 29) Şu âlem yoktan var edilmesiyle Yüce Yaratıcıyı gösterdiği gibi, atomdan galaksilere varıncaya kadar her şeyde meydana gelen faaliyetlerle O'nun tasarruflarından haber verir. Cenab-ı Hak, kâinatı yaratıp, sonra onu kurulmuş saat gibi kendi halinde işlemeye terk etmiş değildir. Bir zerre bile Onun izni olmadan hareket etmez.

"Bir yaprak bile Onun ilmi dışında yere düşmez." (En'am, 6/59)

"Hiçbir dişi O'nun bilgisi dışında hamile kalmaz ve doğurmaz." (Fatır, 35/11)


Deli dolu esiyor görülen rüzgâr, rastgele değil, Onun emrettiği şekilde eser. Bazan meltem olur yüzümüzü okşar, bazan fırtına olur, bir "azap kamçısı" olarak görev yapar.

Dâbbe ile ilgili rivayetler incelendiğinde bu dâbbenin ahirzamanda insanların büsbütün yoldan çıkmalarıyla onlara ceza olarak çıkacağı anlaşılır. Mü'minler imanın bereketiyle ondan zarar görmezler, ama isyankâr kimseler bununla cezalandırılırlar.

AİDS Dâbbe mi?
Bu noktada hatıra AİDS mikrobu gelebilir. Çünkü bu mikrop daha çok gayr-i meşru beraberliklerin neticesinde bulaşmaktadır. Tarih boyunca gayr-i meşru beraberlikte bulunanlar daima olmuştur ama hiçbir zaman bu beraberlikler günümüzdeki çılgınlık boyutlarına varmamıştır. Bu açıdan AİDS mikrobunu İlahi bir ceza olarak değerlendirmek gayet makul görülmektedir.

Hatta Hz. Süleymanla alakalı Kur'anda anlatılan şu olay, dâbbenin bu cihetine bir işaret olarak görülebilir:

Hz. Süleyman'ın, cinleri büyük binalar, heykeller vb. yapımında çalıştırması anlatıldıktan sonra, şöyle denilmektedir

"Eceli gelip de Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde asasını kemirmekte olan bir ağaç kurdu (dâbbetü'l- arz) ölümünü onlara fark ettirdi. Süleyman yere düşünce, cinler anladılar ki, eğer kendileri gaybı bilselerdi, o meşakkatli işe devam edip durmazlardı." (Sebe, 34/14).

Rivayete göre Hz. Süleyman onları bu işte çalıştırırken bastonuna yaslanır, bu şekilde onları kontrol ederdi. Ama bu haldeyken Azrail (as) gelip ruhunu kabzetti. Cinler Onun vefat ettiğini anlamadılar, çalışmaya devam ettiler. Bir ağaç kurdu Onun bastonunu kemirince, bastonu kırıldı, Hz. Süleyman yere düştü. Cinler Onun vefatını ancak o zaman anladılar. Şayet gaybı bilselerdi bu şekilde bir azap içinde çalışmaya devam etmezlerdi.

(Not: Burada nazara verilen Hz. Süleymanın bastonu, Onun kurduğu devlet sistemine ve ağaç kurdunun bunu kemirmesi, içten içe bu sistemi yıkmaya çalışan komitelere bir işaret olarak da değerlendirilmiştir. Doğrusunu Allah bilir.)

İşte bu dâbbe Hz. Süleymanın bastonunu kemirdiği gibi, dâbbetü'l- arz dahi AİDS mikrobu şeklinde veya başka bir şekilde haddini aşan bazı insanları kemirip onları mağlup etmesi mümkündür.

Ama "Dâbbe AİDS midir?" denilirse "evet" demek bir takım sıkıntıları beraberinde getirir. Çünkü AİDS dâbbe hakikatının bir parçası olabilir, ama onu tümüyle ifade etmeyebilir.

Meseleye şu açılardan bakmakta yarar görüyoruz:

- Ayette geçen "dabbe" kelimesinin elif lamsız, yani belirsiz bir şekilde kullanılmış olması, bunun bilinmeyen, tanınmayan bir varlık olduğunu ifade eder. (İngilizcede kullanılan "the" takısı gibi Arapçada "el" takısı vardır. Dâbbe kelimesinde bu takının kullanılmaması onun tam bilinmediğine, hatta tam bilinemeyeceğine bir işaret gibidir.)

- Delalet etmek ayrı, tazammun etmek ayrıdır. Dâbbe kelimesi AİDS veya kötüye kullanılan televizyonu içine alabilir, ama onlara kesin bir delaleti yoktur.

- Din bir imtihandır. İmtihanda ise "akla kapı açılır, irade elinden alınmaz." Böyle olunca, kıyamet alametlerinin herkesin görüp anlayacağı şekilde çıkmalarını beklemek yanlış olur. Mesela alnında "bu kâfir" yazan bir deccal beklemek, elinde sihirli bir değnekle birden ortalığı düzeltecek bir mehdinin zuhurunu gözlemek, gibi rivayetleri tam anlamamak anlamına gelir. Ashab-ı Kehfin tekrar mağaralarından çıkmalarını beklemek de böyledir. Bazı kitaplarda "Mehdi zamanında mağaradaki Ashab-ı Kehf uykudan uyanırlar." rivayeti geçer. Demek ki Mehdi, üçyüz yıldır uykuda olan gençliği uyandırır. Onun mühim bir kuvveti gençlerden meydana gelir. Çünkü Kehf suresinde Ashab-ı Kehfin bir takım gençler olduğu açıkça ifade edilmektedir.


Baştan buraya kadar yaptığımız nakiller ve değerlendirmelerde herkesin tam kanaat getireceği bir sonuca varmadığımız, konuyu bir derece askıda bıraktığımız görülür.

İnsanın ilmi sınırlıdır. Mesela "zaman nedir, ruh nedir" gibi sorulara çok net cevap veremeyiz. Hatta bazı kevni gerçeklerde de bir derece bilinmezlik söz konusudur. Sözgelimi atomun ne olduğunu tam bilmiyoruz, hayatın muammasını tam çözmüş değiliz. Demek ki bazı meseleler gül goncası gibidir, bir yaprağı araladığımızda aralanmayı bekleyen başka yapraklar karşımıza çıkar. Bize düşen, bilinmezleri bilme yolunda uğraşı vermek, gayret göstermektir. İnsanın bu tür sırlı meseleleri araştırması sisli bir denizde yapılan seyahate benzer. İnsan böyle bir seyahatte önünü çok net göremez. Ama bu gizemlilik, bu seyahate ayrı bir güzellik katar.

Kanaatimizce meselenin bu tarzda ele alınması daha isabetlidir. "Bundan murat şudur" diyenler yarın öyle olmadığını gördüklerinde mahcup olabilirler. Kesin hüküm vermek yerine "Bundan murat şu olabilir." demek daha yerindedir ve ihtiyata daha uygundur. Çünkü,

"De ki: Gerçek ilim Allah'ın katındadır." (Mülk, 67/26)

"Göklerde ve yerde Allah'tan başkası gaybı bilemez." (Neml, 27/65)

Dâbbetül-Arz

Dâbbe; hareket eden canlı bir hayvan demektir. Dâbbeyi tek bir canlı olarak değil de bir tür olarak düşünmek daha doğru olur.

"Dâbbe" kelimesi Kur’an-ı Kerimde on dört yerde geçmektedir.

“Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah’a aittir.” (Hud, 11/6)


Bu ayette geçen dâbbe kelimesi bütün hayat sahiplerini ifade etmektedir.

Başka bir ayette ise şöyle buyrulur:
“Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler.” (Neml, 27/ 82)
Dâbbenin insanlarla konuşması, sadece dil ile konuşması anlamına gelmez. Nitekim bu kâinat sarayında teşhir edilen nice antika eserler ve birçok hadise hal diliyle akıl sahiplerine çok şey anlatmaktadırlar.

Merhum Elmalılı Hamdi YAZIR Efendi bu ayetin tefsirinde şöyle der:
“Debb ve Debib: Hafif yürüme, debelenme demektir. Hayvanlarda ve çoğunlukla haşerelerde, yani böceklerde kullanılır. İçkinin vücuda yayılması ve bir çürüklüğün etrafına bulaşması gibi, hareketi gözle tespit olunamayan şeylerde de kullanılır. “Dabbe” kelimesi de bundan fail olmak üzere asıl lügatte "mâyedübbü", yani debbeden, hafif yürüyen, debelenen demek olur. Ve şu halde tren, otomobil, bisiklet gibi otomatik şeylere de, lügatin aslına göre “dâbbe” demek uygun olabilecekse de dilde kullanılışı hayvanlara mahsustur. Hatta örfte dört ayaklı hayvanlarda ve onlar içinde özellikle atta daha çok kullanılmıştır. Bununla beraber,

“Allah, her hayvanı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünen, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayaküstünde yürür...”(Nur, 24/45)

âyetinden anlaşılacağı üzere her hayvan hakkında kullanılır. Hayvan kelimesi ile eşanlamlı gibidir."

"Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'a aittir.”(Hud, 11/6) 
âyetinden anlaşılan da budur. Bundan dolayı dabbe kelimesi hayvanlar için olduğu gibi insanlar için de kullanılır. Bu ayette "dâbbe" kelimesi nekre (belirsiz isim) olarak geldiğinden bunun bildiğimiz dâbbelerden başka bir dâbbe olması akla gelir. "Onlarla konuşan dâbbe" terkibinde açıkça belirtilen bunun konuşan bir hayvan, yani insan olmasıdır. Tefsirler de bu iki nokta etrafında dolaşmaktadır."

"Râgıb, ‘Müfredat’ında bu konudaki görüşleri şöylece özetlemiştir: “Dâbbe”, tanıdığımızın aksine bir hayvandır ki, çıkması kıyamet vaktine mahsustur.” Bir de denildi ki: “Bununla cehalet ve bilgisizlikte hayvanlar gibi olan en şerli kimseler kast olunmuştur.”
Bu takdirde dâbbe bütün debelenen yaratıkların ismi olarak ifade edilmiş olur.“Hâin” kelimesinin cemisi, “hâine” gibi. Kâdı Beydâvî ve bazı hadisçiler bunu “cessâse” casuslar olarak göstermişlerdir ki, bir hadiste haber verildiğine göre, cessâse, Deccal için haberler araştırıp toplayan casus demektir. Ebü's-Suud da diyor ki: Bu dâbbe, casustur. Bundan cins isim söylenip, bir de tefhîm (büyüklüğüne işaret) tenviniyle bilinmezliğinin tekid edilmesi, şanının garipliğine ve özelliğinin, davranışının açıklamadan uzak olduğuna delalet eder…

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (asm), şöyle buyurmuştur:

"Neml sûresi 87. ayette geçen Dabbet-ül Arz denilen yaratık kıyamete yakın çıktığında beraberinde Süleyman’ın mührü ve Musa’nın asası da bulunacaktır. Mü’minin yüzü pırıl pırıl olacak kafirin burnu da mühürle mühürlenecektir. Bu yüzden bir yerde oturanlar birbirini tanıyacaklar ve bu mü’mindir buda kafirdir, diyebilecektir." (Tirmizi, Tefsir, 28)

Bu hadise göre de, dâbbe, normalin üzerinde bir kuvvet ve saltanat ile ortaya çıkıp büyük bir İslâm devleti kuracak lider olmuş oluyor. Şüphe yok ki, Musa'nın asasına, Süleyman'ın mührüne sahip olan kimse, büyük bir şahsiyet olacaktır. Hem de kötülerden değil, iyi ve hayırlılardan olacak, bütün müminlerin yüzünü güldürecek, kâfirlerin burnunu kıracaktır. Âyette; "Onlara insanların âyetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.” buyrulması da bunu gerektiriyor. Şu halde buna dâbbe ismi verilmesinin sebebi, onun kâfirlere karşı acımasız olacağını ve Allah Teâlâ'ya göre onun meydana çıkarılmasının zor bir şey değil, yerden normal bir dâbbe çıkarmak gibi kolay olduğunu anlatmaktır. Bu konudaki bazı açıklamaları da kaydedelim:

1. İbnü Cerir’in Huzeyfe b. Esîd’den rivayet ettiğine göre: "Dâbbe'nin üç çıkışı vardır: Birisinde bazı çöllerde çıkar, sonra gizlenir. Birisinde de, emirler kan dökerken bazı şehirlerde çıkar, yine gizlenir. Sonra insanlar mescitlerin en şereflisi, en büyüğü ve faziletlisi içinde iken yeryüzü kendilerini fırlatmaya başlar. Derken halk kaçışır, müminlerden bir grup kalır, bizi Allah'tan hiçbir şey kurtaramaz derler. Dâbbe de onların üzerine çıkar, yüzlerini parlak yıldız gibi parlatır. Sonra hareket eder, artık ne takip eden yetişebilir, ne de kaçan kurtulabilir. Bir adama varır, namaz kılıyordur, vallahî sen namaz ehli değilsin der. Yakalar, müminin yüzünü ağartır, kâfirin burnunu kırar" dedi. "O zaman insanlar ne halde olur?" dedik. "Arazide komşu, malda ortak, yolculuklarda arkadaş olurlar" dedi.

2. İlim ehlinden birçokları dâbbenin ortaya çıkması, emr-i bi'l-ma'rûf (iyilikleri emir) ve nehy-i ani'l-münker (kötülüklerden menetme) terk edildiği vakittir demişler.

Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ne zaman ki Süleyman'a ölümü hükmettik, cinlere onun ölümünü sezdiren olmadı. Yalnız bir güve böceği yere dayandığı asasını yiyordu. Bu sebeple Süleyman yere yıkılınca ortaya çıktı ki, cinler eğer gaybı bilir olsalar o zilletli azap içinde bekleyip durmazlardı.” (Sebe, 34/14)

Hz. Süleyman’ın (a.s) dayandığı asasını yiyen ağaç kurdunun veya bir güve böceğinin mahiyeti hakkında da iki görüş vardır: Bir görüşe göre burada ifade edilen kurdun, bilinen ağaç kurdu olduğudur.

Diğer görüşe göre ise bu kurt, asaları yiyen bir kurtçuktur.

Ayette ifade edilen dâbbenin Hz. Süleyman’ın (a.s) bastonunu kemirerek yiyip bitirmesi gibi, AİDS mikrobu veya başka bir hastalığın da isyan ve ahlaksızlıkta haddini aşan bazı insanları kemirip eritmesi mümkündür.

Peygamber Efendimiz (sav.) "dâbbetü'l-arz"ın meydana çıkmasını kıyamet alametlerinden birisi olduğunu bir hadis-i şeriflerinde şöyle ifade etmektedir: “Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir.” (Müslim, Fiten, 118; İbn Hanbel, "Müsned", II, 201)

Bediüzzaman Hazretleri de bu konuda şöyle buyurur:

“Amma "Dabbet-ül Arz": Kuran’da gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı hâlinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka meseleler gibi kat'î bir kanaatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: (Laye’lemulğaybeillallah) Nasılki kavm-i Firavun'a "çekirge âfâtı ve bit belası" ve Kâbe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebabil Kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan'ın ve Deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc'ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle, arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dabbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük bir tek şahıs olsa,her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Belki إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ âyetinin işaretiyle, o hayvan, dabbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü’minler iman bereketiyle ve sefahet ve sû'-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına işareten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş.” (Nursî, Şuâlar, Beşinci Şuâ)

Bediüzzaman Hazretleri müminlerin iman bereketiyle ve sefahatten içtinap etmeleriyle böyle bir duruma düşmeyeceklerini özellikle vurgulamaktadır. Öyle ise asrımızın en dehşetli ve en büyük tehlikesi olan sefahat yangınına karşı, takva kalasına sığınmak lazımdır.

Evet, günahların her taraftan sel gibi hücum ettiği günümüzde, nefs-i emmarenin tehlikesinden, aldatıcı ve cazibedar hevesatın hücumundan kurtulmanın yegâne çaresi, iffet, edep, hayâ ve takva dairesinde yaşamaktır. Zira nefisle cihadın en kısa yolu takvadır.

Ulvî maksatlar için yaratılan insan, bu imtihan yeri olan dünyaya sadece yemek, içmek ve zevk etmek için gönderildiğini zannedip, helal dairesindeki keyfi kâfi görmeyerek, her türlü ahlaksızlığı işlemekte ve sefahat bataklığında sürünmektedir.

İman, marifet, muhabbet, ibadet, takva, adalet ve istikamet gibi ulvi seciyelerden mahrum olan bir cemiyetten sefahat ve fuhşiyat gibi her türlü fenalık zuhur eder; memleketleri yıkar, aileleri tarumar eder, haysiyet ve şerefleri silip süpürür ve fert ve cemiyetin dünya ve ahiret hayatını zehirler.

Evet, ahlaksızlık ve hayâsızlıkta haddini aşan ve sefahat bataklığında boğulan geçmiş bazı ümmetler ve kavimler bir çok elim azaba, bela ve musibetlere duçar olmuşlardır. Bunlardan ders alınması bir ayette şöyle ifade buyrulur: “De ki, yeryüzünde gezin dolaşın da, daha öncekilerin akıbetleri nice oldu görün.” ( Rum, 30/42)
Mazide edep ve hayâsızlığa sukut etmiş ve ahlaksızlık çukuruna düşmüş olan birçok asi kavimlere Cenâb-ı Hakk’ın vurduğu sille-i tedip ve tazip Kur’an-ı- Kerim’in birçok ayetinde nazara verilmektedir. Bir kanser mikrobu olan sefahate, çok güçlü kavim ve imparatorlukların kudretleri dahi dayanamamıştır. Bu mikrop bir cemiyete girdi mi, artık onun bünyesini kısa bir zamanda kemirir, güçsüz bırakır ve sonunda çökertir. Öyle ise geçmiş kavimlerin başına gelen o elim hadiselerden ibret alıp uyanalım, edep, hayâ ve istikamet dairesinde yaşayalım ki, gadab-ı ilâhinin celbine vesile olmayalım.

Cenab-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de geçmiş ümmetlerin başına gelen elim hadiseleri bizlere anlatmasının hikmeti, onlardan ibret ve ders almamız içindir. Firavun ve kavmini bit, çekirge ve kurbağa istila etmişti. Ama onlar her defasında tövbelerini bozmuş, başlarına gelen musibetlerden ders almamış ve sonunda denizde boğulmuşlardı.

Hem yine Kâbe’yi yıkmak için gelen Ebrehe ve ordusuna Cenab-ı Hak sürüler halinde kuşlar göndermiş, o kuşlar gaga ve ayaklarında taşıdıkları taşlarla onları perişan etmişlerdi.

Hem yine, Hz. Nuh’un (a.s) kavmini helak eden o büyük tufan, asi ve mütemerrit bir kavmi tarih sahnesinden silmişti.

Evet, Cenab-ı Hak, insanları uyarmak ve uyandırmak için zaman zaman deprem, kasırga, açlık ve sel gibi bazı afetlerle onları ikaz etmektedir. Ancak insan öyle garip ve acip bir mahluktur ki, gaflet uykusundan uyanmasını gerektiren bir çok ayet, hadis ve tarihi hadiseler varken yine de onların birçoğu bunlardan ibret alıp uyanmaz, kendini tehlikeye sürükleyecek hata ve günahlardan sakınmaz.

Bu bakımdan, çeşitli bela ve musibetlere maruz kalmamak için, her mümin ve özellikle de ilim ve irfan erbabı olanlar, kanser mikrobundan daha tehlikeli olan bu asrın hastalığı “sefahate” karşı büyük bir mücadele etmelidirler. Aksi halde suçlularla beraber masumlar da perişan olur. Nitekim bir ayette şöyle ifade buyrulur:

“Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. (masumları da yakar) ”(Enfal, 8/25)

Edep ve hayâsızlıkta haddini aşan geçmiş kavimlerin başına birçok elim hadise geldiği gibi, Roma, Endülüs ve Pers gibi birçok imparatorlukları da tarih sahnesinden silip atan sefahattir. Evet, tarihin şahadetiyle sabittir ki, düşmana mağlup olmuş nice milletler daha sonra güçlenerek istiklallerini elde edebilmiş, düşmanlarına galip gelebilmişlerdir. Fakat ahlâksızlığa, sefahate, zulme ve adaletsizliğe mağlup olan bir milletin kendini toparlaması ve güçlenmesi mümkün olmamıştır, olamaz da. Sefahat nice milletleri tarih sahnesinden silmiştir.

Mesela; Romalılarda faziletin bütün güzellikleri inkişaf etmiş; gerek idarecileri ve gerek ahalisi arasında muhabbet tesis edilmişti. Onlar sefahatten ve ahlaksızlıktan son derece sakınır ve faziletli yaşamayı bir şeref sayarlardı. Hanımları ve gençleri son derece iffetli idi. Ancak, İskender Yunanistan’ı fethedince, onlardaki ahlaksızlık ve sefahat Roma’yı istila etmeye başladı. O güzel ahlâk ve faziletin yerine sefahat ve ahlaksızlık hakim oldu. Aile hayatı bozuldu ve tefessüh etti. O ihtişamlı Roma imparatorluğu yıkıldı ve tarih sahnesinden silinip gitti. Ne kanunları ve ne de zenginlikleri onları yıkılmaktan kurtaramadı.

Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

"Gençlik gidecek. Sefahette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû'-i istimal ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı halinden, gençlik saikasıyla israfat ve sû'-i istimalden gelen hastalıktan eninler, eyvahlar işittiğiniz gibi; hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekatın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşfelkuburun müşahedatıyla ve bütün ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle- ekser azablar, gençlik sû'-i istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz. Hem nev'-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile 'Eyvah gençliğimizi bâdi heva, belki zararlı zayi' ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız.' diyecekler.” (Nursî, Şuâlar)
Devamını Oku »

İntihar Etmek Kader midir?

Sizden Gelen Sorular: Bir İnsanın İntihar Etmesi Kaderi midir?,İntihar Kader midir?,İntihar Etmek Kadere Yazılır mı?,İntihar Etmek Kader midir?
İntihar Etmek Kader midir
Kaderin esas anlamı, "Allah’ın, olmuş olacak her şeyi bilmesi" demektir. Dikkat edersek insan iradesini yok saymıyor. Bilmek ayrı yapmak ayrıdır. Bilen Allah’tır, yapan kuldur. Bu konuya bir misal verelim:

Peygamberimiz (asm) İstanbul'un fethini ve komutanını yüz yıllar önce müjdelemiş ve haber vermiştir. Zamanı gelince de dediği gibi çıkmış. Şimdi, İstanbul Peygamberimiz (asm) dediği için mi fethedildi, yoksa fethedileceğini bildiği için mi söyledi. O zaman Sultan Fatih yatsaydı, çalışmasaydı, ordular hazırlatıp savaşmasaydı yine olacak mıydı? Demek ki Allah Fatih'in çalışıp İstanbul’u fethedeceğini biliyordu ve bunu elçisi Hz. Peygamber (asm)'e bildirdi.

Buradaki ince nokta: Allah bildiği için yapmıyoruz; biz yapacağımız için Allah biliyor. Zaten Allah’ın geleceği bilmemesi düşünülemez. Bilmese veya bilemese yaratıcı olamaz.

Buna bir örnek verelim; Allah dostu evliyadan bir öğretmen düşünelim. Öğrencilerinden birisine “Yarın seni şu kitaptan imtihan edeceğim.” diyor. Fakat öğretmen Allah’ın izniyle onun filim, maç, oyun, eğlence, derken sabah okula çalışmadan geleceğini bilerek, akşamdan karnesine “0” yazıyor. Ertesi sabah öğrenci sorulan sorulara cevap veremiyor ve sıfırı hak ettiğini bildiği anda, öğretmen cebinden not defterini çıkarıp “Senin çalışmayıp sıfır alacağını bildiğim için önceden deftere sıfır yazmıştım.” diyor. Buna karşı öğrenci “Hocam sen sıfır yazdığın için ben sıfır aldım. Yoksa geçer puan yazsaydın geçerdim.” diyebilir mi?

Demek ki Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor. İşte buna kader diyoruz.

Kaderi ikiye ayırabiliriz; ızdırari kader, ihtiyari kader.

"Izdırari kader"de bizim hiçbir tesirimiz yok. O, tamamen irademiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceğimiz yer, annemiz, babamız, şeklimiz, kabiliyetlerimiz ızdırari kaderimizin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz. Bu nevi kaderimizden dolayı mesuliyetimiz de yok.

İkinci kısım kader ise, irademize bağlıdır. Biz neye karar vereceksek ve ne yapacaksak, Allah ezeli ilmiyle bilmiş, öyle takdir etmiştir.

Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoğalıyor, ölüyor. Vücudumuzda, bizim bilmediğimiz birçok işler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan biz değiliz. Uyuduğumuz zaman bile bu tür faaliyetler devam ediyor.

Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, kendi isteğimizle yaptığımız işler de var. Yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerde karar veren biziz. Zayıf da olsa bir irademiz, az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir gücümüz var.

Yol kavşağında, hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veriyoruz. Hayat ise, yol kavşaklarıyla dolu.

Şu halde, bilerek tercih ettiğimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmaksızın karar verip işlediğimiz bir suçu kendimizden başka kime yükleyebiliriz?

Yaptıklarımızı Allah yarattığına göre bizim suçumuz ne?

İnsanın cüz-i ihtiyari adı verilen iradesi, önemsiz gibi görülmekle beraber, kainatta geçerli olan kanunlardan istifade ederek büyük işlerin meydana gelmesine sebep olmaktadır.

Bir apartmanın üst katının lütuflarla, bodrum katının ise işkence aletleriyle dolu olduğunu ve bir şahsın bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz ediniz. Kendisine, apartmanın bu keyfiyeti daha önce anlatılmış bulunan bu zat, üst katın düğmesine bastığında lütfa mazhar olacak, alt katın düğmesine bastığında ise azaba duçar olacaktır.

Burada iradenin yaptığı tek şey, sadece hangi düğmeye basılacağına karar vermesi ve teşebbüse geçmesidir. Asansör ise, o zatın kudret ve iradesiyle değil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi iktidarıyla çıkmadığı gibi, alt kata da kendi iktidarıyla inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceğinin tayini, içindeki şahsın iradesine bırakılmıştır.

İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir. Mesela; Cenab-ı Hak, meyhaneye gitmenin haram, camiye gitmenin ise faziletli olduğunu insanlara bildirmiş bulunmaktadır. İnsan bedeni ise kendi iradesiyle, misaldeki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsait bir yapıdadır.

Kainattaki faaliyetlerde olduğu gibi, beden içindeki faaliyetlerde de insanın iradesi söz konusu olmamakta ve insan bedeni, kanun-u külli adı verilen ilahi kanunlarla hareket etmektedir. Fakat onun nereye gideceğinin tayini, insanın irade ve ihtiyarına bırakılmıştır. O hangi düğmeye basarsa, yani nereye gitmek isterse, beden oraya doğru hareket etmekte, dolayısıyla da gideceği yerin mükafatı veya cezası o insana ait olmaktadır.

Dikkat edilirse, kaderi bahane ederek, “Benim ne suçum var.” diyen kişinin, iradeyi yok saydığı görülür.

Eğer insan, “rüzgârın önünde sürüklenen bir yaprak” ise, seçme kabiliyeti yoksa, yaptığından mesul değilse, o zaman suçun ne manası kalır? Böyle diyen kişi, bir haksızlığa uğradığı zaman mahkemeye müracaat etmiyor mu?

Halbuki, anlayışına göre şöyle düşünmesi gerekirdi: 
“Bu adam benim evimi yaktı, namusuma dil uzattı, çocuğumu öldürdü, ama mazurdur. Kaderinde bu fiilleri işlemek varmış, ne yapsın, başka türlü davranmak elinden gelmezdi ki.”

Hakkı çiğnenenler gerçekten böyle mi düşünüyorlar?
İnsan yaptığından sorumlu olmasaydı, “iyi” ve “kötü” kelimeleri manasız olurdu. Kahramanları takdire, hainleri aşağılamaya gerek kalmazdı. Çünkü, her ikisi de yaptığını isteyerek yapmamış olurlardı. Halbuki hiç kimse böyle iddialarda bulunmaz. Vicdanen her insan, yaptıklarından sorumlu olduğunu ve rüzgarın önünde bir yaprak gibi olmadığını kabul eder.

İLAVE BİLGİ : İntihar Etmek Günah mi?(Nihat HATİPOĞLU)

Devamını Oku »

Celcelutiye Duası Arapça Yazılışı

Sizden Gelen Sorular : Celcelutiye Duası Arapça Metni,Celcelutiye Duası Arapça pdf,Celcelutiye Duası Arapça Metin,Celcelutiye Arapça Metin

Celcelutiye Duasi Arapça Yazilişi

قَصِيْدَةٌ جَلْجَلُوتيَّةٌ

لِلإِمَامِ سَيِّدنا عَلِيّ كرَّم اللهُ وَجْهَه

وَرضيَ اللهُ عَنه

بِسْـــــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيـمِ

بَدَأْتُ بِبِسْمِ اللهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ

اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ

وَ صَلَّيْتُ بِالثَّانِى عَلَى خَيْرِ خَلْقِهِ

مُحَمَّدٍ مَنْ زَاحَ الضَّلاَلَةَ وَالْغَلَتْ

اِلٰهِى لَقَدْ اَقْسَمْتُ بِاسْمِكَ دَاعِيًا

بِآجٍ وَمَا هُوجٍ جَلَتْ فَتَجَلْجَلَتْ

سَئَلْتُكَ بِالْاِسْمِ الْمُعَظَّمِ قَدْرُهُ

وَ يَسِّرْ اُمُورِى يَااِلٰهِى بِصَلْمَهَتْ

وَ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ اَدْعُوكَ رَاجِيًا

بِآجٍ اَيُوجٍ جَلْجَلِيُّوتٍ هَلْهَلَتْ

بِصَمْصَامٍ طَمْطَامٍ وَيَا خَيْرَ بَازِخٍ

بِمِحْرَاشٍ مِهْرَاشٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ

بِآجٍ اَهُوجٍ يَا اِلٰهِى مُهَوِّجٍ

وَ يَا جَلْجَلُوتٍ بِالْاِجَابَةِ هَلْهَلَتْ

لِتُحْيِى حَيٰوةَ الْقَلْبِ مِنْ دَنَسٍ بِهِ

بِقَيُّومٍ قَامَ السِّرُّ فِيهِ وَ اَشْرَقَتْ

عَلَىَّ ضِيَاءٌ مِنْ بَوَارِقِ نُورِهِ

فَلاَحَ عَلَى وَجْهِى سَنَاءٌ وَ اَبْرَقَتْ

وَ صُبَّ عَلَى قَلْبِى شَآبِيبُ رَحْمَةٍ

بِحِكْمَةِ مَوْلٰينَا الْكَرِيمِ فَاَنْطَقَتْ

اَحَاطَتْ بِىَ الْاَنْوَارُ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ

وَ هَيْبَةُ مَوْلٰينَا الْعَظِيمِ بِنَا عَلَتْ

فَسُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ يَا خَيْرَ خَالِقٍ

وَ يَا خَيْرَ خَلَّاقٍ وَ اَكْرَمَ مَنْ بَغَتْ

فَبَلِّغْنِى قَصْدِى وَ كُلَّ مَأٰرِبِى

بِحَقِّ حُرُوفٍ بِالْهِجَاءِ تَجَمَّعَتْ

بِسِرِّ حُرُوفٍ اُودِعَتْ فِي عَزِيمَتِى

بِنُورِ سَنَاءِ الْاِسْمِ وَ الرُّوحِ قَدْ عَلَتْ

اَفِضْ لِى مِنَ الْاَنْوَارِ فَيْضَةَ مُشْرِقٍ

عَلَىَّ وَ اَحْيِى مَيْتَ قَلْبِى بِطَيْطَغَتْ

اَلَا وَ اَلْبِسَنِّى هَيْبَةً وَ جَلَالَةً

وَ كُفَّ يَدَا الْاَعْدَاءِ عَنِّى بِعَلْمَهَتْ

اَلَا وَ احْجُبَنِّى مِنْ عَدُوٍّ وَ حَاسِدٍ

بِحَقِّ شَمَاخٍ اَشْمَخٍ سَلَّمَتْ سَمَتْ

بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ

بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ الظُّلْمَةُ اَنْجَلَتْ

اَلَا وَ اقْضِ يَا رَبَّاهُ بِالنُّورِ حَاجَتِى

بِنُورِ اَشْمَخٍ جَلْيًا سَرِيعًا قَدِ انْقَضَتْ

بِيَاهٍ وَ يَايُوهٍ نَمُوهٍ اَصَالِيًا

وَ يَا عَالِيًا يَسِّرْ اُمُورِى بِصَيْصَلَتْ

وَ اَمْنَحْنِى يَا ذَاالْجَلَالِ كَرَامَةً

بِاَسْرَارِ عِلْمٍ يَا حَلِيمُ بِكَ انْجَلَتْ

وَ خَلِّصْنِى مِنْ كُلِّ هَوْلٍ وَ شِدَّةٍ

بِنَصِّ حَكِيمٍ قَاطِعِ السِّرِّ اَسْبَلَتْ

وَ اَحْرِسْنِى يَا ذَا الْجَلَالِ بِكَافِ كُنْ

اَيَا جَابِرَ الْقَلْبِ الْكَسِيرِ مِنَ الْخَبَتْ

وَ سَلِّمْ بِبَحْرٍ وَ اَعْطِنِى خَيْرَ بَرِّهَا

فَاَنْتَ مَلَاذِى وَالْكُرُوبُ بِكَ اَنْجَلَتْ

وَصُبَّ عَلَىَّ الرِّزْقَ صَبَّةَ رَحْمَةٍ

فَاَنْتَ رَجَاءُ الْعَالَمِينَ وَلَوْ طَغَتْ

وَ اَصْمِمْ وَ اَبْكِمْ ثُمَّ اَعْمِ عَدُوَّنَا

وَ اَخْرِسْهُمْ يَا ذَا الْجَلَالِ بِحَوْسَمَتْ

وَ فِي حَوْسَمٍ مَعَ دَوْسَمٍ وَ بَرَاسَمٍ

تَحَصَّنْتُ بِالْاِسْمِ الْعَظِيمِ مِنَ الْغَلَتْ

وَ اَلِّفْ قُلُوبَ الْعَالَمِينَ جَمِيعَهَا

عَلَىَّ وَ اَعْطِنِى الْقَبُولَ بِشَلْمَهَتْ

وَ يَسِّرْ اُمُورِى يَا اِلٰهِى وَ اَعْطِنِى

مِنَ الْعِزِّ وَ الْعُلْيَا بِشَمْخٍ وَ اَشْمَخَتْ

وَ اَسْبِلْ عَلَيْنَا السَّتْرَ وَاشْفِ قُلُوبَنَا

فَاَنْتَ شِفَاءٌ لِلْقُلُوبِ مِنَ الْغَثَتْ

وَ بَارِكْ لَنَا اللّٰهُمَّ فِي جَمْعِ كَسْبِنَا

وَ حُلَّ عُقُودَ الْعُسْرِ بِيَايُوهٍ اِرْتَحَتْ

بِيَاهٍ وَ يَا يُوهٍ و يَا خَيْرَ بَازِخٍ

وَ يَا مَنْ لَنَا الْاَرْزَاقُ مِنْ جُودِهِ نَمَتْ

نَرُدُّ بِكَ الْاَعْدَاءَ مِنْ كُلِّ وِجْهَةٍ

وَ بِالْاِسْمِ تَرْمِيهِمْ مِنَ الْبُعْدِ بِالشَّتَتْ

وَ اَخْذِلْهُمْ يَا ذَا الْجَلَالِ بِفَضْلِ مَنْ

اِلَيْهِ سَعَتْ ضَبُّ الْفَلَاةِ وَ قَدْ شَكَتْ

فَاَنْتَ رَجَائِى يَا اِلٰهِى وَ سَيِّدِى

فَفُلَّ لَمِيمَ الْجَيْشِ اِنْ رَامَ بِى عَبَتْ

وَ كُفَّ جَمِيعَ الْمُضِرِّينَ كَيْدَهُمْ

وَ عَنِّى بِاَقْسَامِكَ حَتْمًا وَ مَا حَوَتْ

فَيَا خَيْرَ مَسْؤُولٍ وَ اَكْرَمَ مَنْ اَعْطَى

وَ يَا خَيْرَ مَأْمُولٍ اِلَى اُمَّةٍ خَلَتْ

اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا وَ بَهْجَةً

مَدٰى الدَّهْرِ وَ الْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ

بِاٰجٍ اَهُوجٍ جَلْمَهُوجٍ جَلَالَةٍ

جَلِيلٍ جَلْجَلِيُّوتٍ جَمَاهٍ تَمَهْرَجَتْ

بِتَعْدَادِ اَبْرُومٍ وَ سِمْرَازِ اَبْرَمٍ

وَ بَهْرَتِ تِبْرِيزٍ وَ اُمٍّ تَبَرَّكَتْ

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً

تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ

بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ

بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ

بِيَاهٍ وَ يَا يُوهٍ نَمُوهٍ اَصَالِيًا

بِطَمْطَامٍ مِهْرَاشٍ لِنَارِ الْعِدَا سَمَتْ

بِهَالٍ اَهِيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ

طَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ

اَنُوخٍ بِيَمْلُوخٍ وَ اَبْرُوخٍ اُقْسِمَتْ

بِتَمْلِيخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ

اَبَازِيخَ بَيْذُوخٍ وَ زَيْمُوخٍ بَعْدَهَا

خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ

بِبَلْخٍ وَ سِمْيَانٍ وَ بَازُوخٍ بَعْدَهَا

بِذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ

بِشَلْمَخَتٍ اِقْبَلْ دُعَائِى وَ كُنْ مَعِى

وَ كُنْ لِى مِنَ الْاَعْدَاءِ حَسْبِى فَقَدْ بَغَتْ

فَيَا شَمْخَثَا يَا شَمْخَثَا اَنْتَ شَمْلَخَا

وَ يَا عَيْطَلَا هَطْلُ الرِّيَاحِ تَخَلْخَلَتْ

بِكَ الْحَوْلُ وَ الصَّوْلُ الشَّدِيدُ لِمَنْ اَتَى

لِبَابِ جَنَابِكَ وَ الْتَجَى ظُلْمَةُ انْجَلَتْ

بِطٰهٰ وَ يٰسۤ وَ طٰسۤ كُنْ لَنَا

بِطٰسۤمۤ لِلسَّعَادَةِ اَقْبَلَتْ

وَ كَافٍ وَ هَايَاءٍ وَ عَيْنٍ وَ صَادِهَا

كِفَايَتُنَا مِنْ كُلِّ عَيْنٍ بِنَا حَوَتْ

بِحَامِيمَ عَيْنٍ ثُمَّ سِينٍ وَ قَافِهَا

حِمَايَتُنَا مِنْ كُلِّ سُوءٍ بِشَلْمَهَتْ

بِقَافٍ وَ نُونٍ ثُمَّ حَامِيمٍ بَعْدَهَا

وَ فِي سُورَةِ الدُّخَانِ سِرًّا قَدْ اُحْكِمَتْ

بِاَلِفٍ وَ لَامٍ وَ النِّسَاءِ وَ عُقُودِهَا

وَ فِي سُورَةِ الْاَنْعَامِ وَ النُّورِ نُوِّرَتْ

وَ اَلِفٍ وَ لَامٍ ثُمَّ رَاءٍ بِسِرِّهَا

عَلَوْتُ بِنُورِ الْاِسْمِ مِنْ كُلِّ مَا جَنَتْ

وَ اَلِفٍ وَ لَامٍ ثُمَّ مِيمٍ وَ رَائِهَا

اِلٰى مَجْمَعِ الْاَرْوَاحِ وَ الرُّوحِ قَدْ عَلَتْ

بِسِرِّ حَوَامِيمِ الْكِتَابِ جَمِيعِهَا

عَلَيْكَ بِفَضْلِ النُّورِ يَا نُورُ اُقْسِمَتْ

بِعَمَّ عَبَسَ وَ النَّازِعَاتِ وَ طَارِقٍ

وَ فِي وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ وَ زُلْزِلَتْ

بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَ سَائِلٍ

وَ فِي سُورَةِ التَّهْمِيزِ وَ الشَّمْسِ كُوِّرَتْ

وَ بِالذَّارِيَاتِ الذَّرِّ وَ النَّجْمِ اِذَا هَوَى

وَ بِاِقْتَرَبَتْ لِىَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ

وَ فِي سُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَ اٰيَةً

عَدَدَ مَا قَرَأَ الْقَارِى وَ مَا قَدْ تَنَزَّلَتْ

فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ بِفَضْلِكَ الَّذِى

عَلَى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتُبًا تَفَضَّلَتْ

بِاٰهِيًّا شَرَاهِيًّا اَذُونَاىِ صَبْوَةٍ

اَصْبَاءوُثٍ اٰلِ شَدَّاىَ اَقْسَمْتُ بِطَيْطَغَتْ

بِسِرِّ بُدُوحٍ اَجْهَزَطٍ بَطَدٍ زَهَجٍ

بِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَ النَّصْرِ اَسْرَعَتْ

بِنُورِ فَجَشٍ مَعَ ثَظْخَزٍ يَا سَيِّدِى

وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ

بِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلٰهَنَا

بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ

حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ

وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ

تَوَسَّلْتُ يَا رَبِّ اِلَيْكَ بِسِرِّهَا

تَوَسُّلَ ذِى ذُلٍّ بِهِ النَّاسُ اهْتَدَتْ

حُرُوفٌ بِمَعْنَاهَا لَهَا الْفَضْلُ شُرِّفَتْ

مَدٰى الدَّهْرِ وَ الْاَيَّامِ يَا رَبِّ انْحَنَتْ

دَعَوْتُكَ يَا اَللهُ حَقًّا وَ اِنَّنِى

تَوَسَّلْتُ بِالْاٰيَاتِ جَمْعًا بِمَا حَوَتْ

فَتِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاَجْمَعْ خَوَاصَّهَا

وَ حَقِّقْ مَعَانِيهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ

وَ اَحْضِرْنِى عَوْنًا خَدِيمًا مُسَخَّرًا

طُهَيْمَفَيَائِيلُ بِهِ الْكُرْبَةُ انْجَلَتْ

فَسَخِّرْ لِى فِيهَا خَدِيمًا يُطِيعُنِى

بِفَضْلِ حُرُوفِ اُمِّ الْكِتَابِ وَ مَا تَلَتْ

وَ اَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ فِي اسْمِكَ الَّذِى

بِهِ اِذَا دُعِىَ جَمْعُ الْاُمُورِ تَيَسَّرَتْ

اِلٰهِى فَارْحَمْ ضَعْفِى وَ اغْفِرْ لِى زَلَّتِى

بِمَا قَدْ دَعَتْكَ الْاَنْبِيَاءُ وَ تَوَسَّلَتْ

اَ يَا خَالِقِى يَا سَيِّدِى اِقْضِ حَاجَتِى

اِلَيْكَ اُمُورِى يَا اِلٰهِى تَسَلَّمَتْ

تَوَسَّلْتُ يَا رَبِّ اِلَيْكَ بِاَحْمَدَا [ص]

وَ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى الَّتِى هِىَ جُمِّعَتْ

فَجُدْ وَ اعْفُ وَ اَصْفَحْ يَا اِلٰهِى بِتَوْبَةٍ

عَلٰى عَبْدِكَ الْمِسْكِينِ مِنْ نَظْرَةٍ عَبَتْ

وَ وَفِّقْنِى لِلْخَيْرِ وَ الصِّدْقِ وَ التُّقَى

وَ اَسْكِنَّنِى الْفِرْدَوْسَ مَعَ فِرْقَةٍ عَلَتْ

وَ كُنْ بِى رَؤُوفًا فِي حَيَاتِى وَ بَعْدَمَا

اَمُوتُ وَ اَلْقٰى ظُلْمَةَ الْقَبْرِ انْجَلَتْ

وَ فِي الْحَشْرِ بَيِّضْ يَا اِلٰهِى صَحِيفَتِى

وَ ثَقِّلْ مَوَازِينِى بِلُطْفِكَ اِنْ خَفَّتْ

وَ جَوِّزْنِى حَدَّ الصِّرَاطِ مُهَرْوِلاً

وَ احْمِنِى مِنْ حَرِّ نَارٍ وَ مَا حَوَتْ

وَ سَامِحْنِى مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ جَنَيْتُهُ

وَ اغْفِرْ خَطِيئَاتِى الْعِظَامَ وَ اِنْ عَلَتْ

فهٰذاَ خَواتِمُهُنَّ مَنْ قَدْ خَصَّصْتُها

بِسِرٍّ مِنَ الْأَسْرارِ فِى اللَّوْحِ أُنْزِلَتْ

ثَلاثُ عِصِىِّ بَعْد خاَتَمٍ صُفِّقَتْ

على رَأْسِها مِثْلُ السِّهامِ تَقَوَّمَتْ

وَمِيمٌ طَمِيم سِينٌ أبْتَرُ ثُمّ سُلَّمُ

وفِى وَسَطِها بِاالْجَرَّتَيْنِ تَشَرْبَكَتْ

وأرْبَعَةٌ تُحْكىٖ الأَنامِلَ بَعْدهَا

تُثِيرُ إلَى الْخَيْراتِ والرِّزْقِ جُمِّعَتْ

وَهاءٌ شَقٖيقٌ ثُمَّ وَاوٌ مُقَوَّسٌ

كَأَنْبوبِ حَجَّامٍ مِنَ السِّرِّ اِلْتَوَتْ

وآخِرُهَا مِثْلُ الْأَوَائِلِ خاتَمٌ

خُماسِيٌّ أرْكانٍ بِهِ السِّرُّ قَدْحَوَتْ

فَعَدِّلْهُ مِنْ بعْدِ عَشْرٍ ثَلَاثةً

ولاَتَكُ فِى إحْصَائها مُتَوَهِّمتْ

ثَلاَثٌ مِنَ التَّوْرَاتِ لاَشَكَّ أرْبَعُ

وأرْبَعٌ مِنْ إنْجيلِ عيِسىٰ بْنِ مَرْيَمَتْ

وخمْسٌ مِنَ الْقُرْاٰنِ هُنَّ تَمَامُها

إلى كُلّ مَخْلوقٍ فَصٖيحٍ وأبْكَمَتْ

فَهٰذا إسْمُ اللهِ جَلّ جَلاَلُهُ

وَأَسْمَائُهُ عِنْدَ البَرِيَّةِ قَدْ سَمَتْ

فَهٰذا إسْمُ اللهِ يا قاَرِئُ إنْتَبِه

وَلاَترْتَدِدْ تَبْلىِ لِروحِكَ بالْخَبَتْ

فَهٰذا إسْمُ اللهِ يا جاهِلُ إعْتَقِدْ

وإيّاكَ تَشْكُكْ تَتْلُفُ الرّوحَ وَالجَنَتْ

فَخُذْ هٰذِه الْأسْماءَ حَقاًّ وَاَخْفِهَا

فَفيها مِنَ الْأسْرارِ مَالاَ بِهٖ لَوَتْ

بِهَا الْعَهْدُ وَالمْيِثَاق وَالْوَعْدُ وَاِلْقِيَا

وَبِاْلِمسْكِ وَاْلكَافُورِ حَقًّا قَدْ اِخْدَمَتْ

وَلاَ تُعْطِ ذَا الأَسْمَاءِ يَوْماً لِجَاهِلٍ

وَلَوْ كَانَ مَعْ أُنْثَى لَكَانَتْ بِهِ سَمَتْ

فَإِنْ كَانَ حَامِلُهَا مِنَ الْخَوْفِ هَارِباً

فَاقْبَلْ وَلاَ تَخْشَ الْمُلُوكَ بِمَا حَوَتْ

فَإِنْ كَانَ مَصْرُوعاً مِنَ الْجِنِّ وَاقِعاً

فَحَامِيم حَرْفُ الْعَيْنِ يَا صَاحُ قُطِّعَتْ

فَتَرْسِمُ مِنْ فَوْقِ الْجَبِينِ حُرُوفَهَا

فَهَاهِيَ اِسْمُ اللهِ جَمِيعاً تَفَضَّلَتْ

وَإِنْ كَانَ إِنْسَاناً يَخَافُ عَدُوَّهُ

وَلاَ تَخْشَ مِنْ بَاْسِ الْمُلُوكِ وَلَوْ طَغَتْ

فَإِنْ كَانَ هَذَا الاِسْمَ فِي مَالِ تَاجِرٍ

فَأَمْوَالُهُ بِالْخَيْرِ وَالْجُودِ قَدْ نَمَتْ

وَإِنْ كُنْتَ حَامِلَهَا مِنَ الْخَوْفِ هَارِباً

فَاقْبَلْ وَلاَ تَخْشَ فَتَأْمَنْ مِنَ الْخَبَتْ
……

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

تَوَقّٰى بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ

فَقَاتِلْ وَ لَا تَخْشَ وَ حَارِبْ وَ لَا تَخَفْ

وَ دُسْ كُلَّ اَرْضٍ بِالْوُحُوشِ تَعَمَّرَتْ

وَ اَقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْ وَ خَاصِمْ مَنْ تَشَاءُ

وَلَا تَخْشَ بَأْسًا لِلْمُلُوكِ وَلَوْ حَوَتْ

فَلَا حَيَّةٌ تَخْشَى وَلَا عَقْرَبٌ تَرَى

وَلَا اَسَدٌ يَأْتِى اِلَيْكَ بِهَمْهَمَتْ

وَلَا تَخْشَ مِنْ سَيْفٍ وَلَا طَعْنَ خَنْجَرٍ

وَلَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلَا شَرٍّ اَسْهَمَتْ

جَزَا مَنْ قَرَأَ هذَا شَفَاعَةُ اَحْمَدٍ ]ص [

وَ يُحْشَرُ فِي الْجَنَّاتِ مَعَ حُورٍ صُفِّفَتْ

وَ اعْلَمْ بِاَنَّ الْمُصْطَفٰى ]ص [ خَيْرُ مُرْسَلٍ

وَ اَفْضَلُ خَلْقِ اللهِ مَنْ قَدْ تَفَرَّقَتْ

وَ صَدِّرْ بِهِ مِنْ جَاهِهِ كُلَّ حَاجَةٍ

وَ سَلْهُ لِكَىْ تَنْجُو مِنَ الْجَوْرِ وَ الطَّغَتْ

وَ صَلِّ اِلٰهِى كُلَّ يَوْمٍ وَ سَاعَةٍ

عَلَى الْمُصْطَفٰى الْمُخْتَارِ مَا نَسْمَةٌ سَمَتْ

وَ صَلِّ عَلَى الْمُخْتَارِ وَ الْاٰلِ كُلِّهِمْ

كَعَدِّ نَبَاتِ الْاَرْضِ وَ الرِّيحِ مَا سَرَتْ

وَ صَلِّ صَلَاةً تَمْلَأُ الْاَرْضَ وَ السَّمَاءَ

كَوَبْلِ غَمَامٍ مَعَ رُعُودٍ تَجَلْجَلَتْ

فَيَكْفِيكَ اَنَّ اللهَ صَلّٰى بِنَفْسِهِ

وَاَمْلَاكَهُ صَلَّتْ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَتْ

وَ سَلِّمْ عَلَيْهِ دَائِمًا مُتَوَسِّلاً

مَدٰى الدَّهْرِ وَ الْاَيَّامِ مَا شَمْسٌ اَشْرَقَتْ

وَ سَلِّمْ عَلَى الْاَطْهَارِ مِنْ اٰلِ هَاشِمٍ

عَدَدَ مَا حَجَّ الْحَجِيجُ وَ سَلَّمَتْ

وَارْضَ يَا اِلٰهِى عَنْ اَبِى بَكْرٍ مَعَ عُمَرَ

وَارْضَ عَلٰى عُثْمَانَ مَعَ حَيْدَرِ الثَّبَتْ

كَذَا الْاٰلُ وَالْاَصْحَابُ جَمْعًا جَمِيعُهُمْ

مَعَ الْاَوْلِيَاءِ وَ الصَّالِحِينَ وَمَا حَوَتْ

مَقَالُ عَلِىٍّ وَ ابْنِ عَمِّ مُحَمَّدٍ ]ص [

وَ سِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ
Devamını Oku »