Müezzinlik Nasıl Yapılır?

Yazılı Olarak Müezzinlik Nasıl Yapılır?Müezzinlik Duaları,Müezzinlik Nasıl Yapılır?,Müezzinlik Nasıl Yapılır Arapça?;

Müezzinlik her Müslüman bireyin bilmesi gereken bir görevdir. Çünkü günde beş vakit kıldığımız namaz esnasında bu güzel görev her Müslümanın üzerine düşebilir. Yani ola ki cemaat üç kişide ibarettir ki bir kişi imam olmalıdır. Geride kalan iki kişiden birininde müezzinlik yapması gerekir. Bu gibi nedenlerle her Müslüman bu göreve hazır olmalı ve gerektiğinde icra etmelidir. Şimdi müezzinliğin nasıl yapıldığını maddeler halinde zikredelim.

1. Ezan

Önce müezzin namaz vakti girdiği vakit Müslümanları namaza çağırmak için ezan okur.Oda şöyledir.

müezzinlik duasi nasıl yapılır


“Allahu Ekber, Allahu Ekber

Allahu Ekber, Allahu Ekber

Eşhedü en Lailahe illallah, Eşhedü en Lailahe illallah Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah Hayyaala’s-salâh, Hayyaala’s-salâh Hayyaala’l-felâh, Hayyaala’l-felâh Allahu Ekber, Allahu Ekber La ilahe illallah ”


2. Müezzin Ezandan Okuduktan Sonra Şu Dua Okunur








Arapça okunuşu: “Allahümme rabbe hâzihit da’vetit tâmmeh.Vessalâtil gâimeh.Âti seyyidina Muhammedenil vesilete vel fazilete vedderaceter rafîah.Vebashu magâmem mahmûdenillezi veadteh.İnneke la tuhliful mîad.”

Bu duanın Türkçe meali şöyledir: “Allâh’ım! Ey bu tam dâvetin, yâni mübârek ezânın ve kılınmak üzere bulunan namazın mukaddes Rabbi. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e vesîleyi ve fazîleti ihsan et ve O’nu, kendisine va’d buyurmuş olduğun Makâm-ı Muhmûd’a eriştir. Şüphe yok ki, sen va’dinden dönmezsin.

3. Müezzin Farz Namazından Önce Kamet Getirir.

İmam vaktin farzına durmadan önce müezzin kamet getirir. Kametin sözleri de ezanın sözlerinin aynıdır.Lakin, Hayye alel-Felâh dendikten sonra iki kere de “Kad kâmetis-Salâh” cümlesi söylenir. Mânası:“Namaza başlandı.” demektir.

Allahu Ekber, Allahu Ekber
Allahu Ekber, Allahu Ekber
Eşhedü en Lailahe illallah,
Eşhedü en Lailahe illallah
Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah
Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah
Hayyaala’s-salâh, Hayyaala’s-salâh
Hayyaala’l-felâh, Hayyaala’l-felâh
Kad kâmetis-Salâh, Kad kâmetis-Salâh
Allahu Ekber, Allahu Ekber
La ilahe illallah

4. Müezzin Namazın Farzından Sonra “SELAM DUASI” Okunur.


selam duası türkçe-arapça

“Estağfirullâh, estağfirullâh, estağfirullâh el-azîym el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-hayy’el kayyûm ve etübü ileyh. Allâhumme ente’s-selâmü ve minke’s-selâm, tebârekte yâ zelcelâli ve’l-ikrâm.”

Bu duanın anlamı:“Ulu olan, kendisinden başka ilah olmayan, Hay ve Kayyum (ezeli ve ebedi hayat ile diri, zatı ve kemaliyle kaim yani yarattıklarının her an idare ve muhafazasında biricik hakimi mutlak) olan Allah’a istiğfar eder, beni affetmesini isterim. Allahım sen selamsın. Bütün noksanlardan berisin, uzaksın. Dünya ve ahiret selameti senin inayet ve yardımınla olur. Sen mukaddessin, tazime gerçekten layık olansın. Ey celal ve ikram sahibi olan yüce mabudum!”

5. Müezzin Bilinen Namaz Tesbihatına Devam Eder

Şu duayı okur: “Subhanallahi vel hamdu lillahi ve la ilahe illellahu vallahu ekber. Ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim.” dua bitince bütün cemaat sessizce Ayete’l-Kürsi okur.

Türkçe Anlamı: “Allahı bütün noksan sıfatlardan tanzih eder, kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu kabul ederim. Bütün hamd ve şükürler Allah’adır. Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur. İhtiyaçları gideren ve zararları yok eden yalnız yüce ve güçlü olan Allah’tır.”

6. Müezzin Ayete’l-Kürsi Okunduktan Sonra Tesbih Çekilir




Manası: Allah’ı Tesbih Ederim.


Müezzin bu tesbih için şöyle seslenir: “Zül Celali vel Kemali Subhanallah” cemaat tesbihe başlar ve 33 defa “Subhânallâh” denir.


Manası: Allah’a Hamd Olsun.
Müezzin bu tesbih için şöyle seslenir: “Subhanel Kerimi daimenil hamdulillah” cemaat tesbihe başlar ve 33 defa “Elhamdulillâh” denir.



Manası: Allah’ı Büyüktür.
Müezzin bu tesbih için şöyle seslenir: “Rabbil alemine teala şanuhullahu ekber” cemaat tesbihe başlar ve 33 defa “Âllâhu ekber” denir.

7. Müezzin Tesbihlerden Sonra Şu Duayı Okur



Türkçe Manası: “Allah Tealadan başka ilah yoktur, tek ilah sadece odur, ortağı da yoktur. Bütün mülk ona aittir. Bütün hamd ve senalar onadır. Her şeye kadirdir. Ali, a’la ve vehhab olan Rabbimi tesbih ederim” denir ve namazın duası yapılır.”

Müezzini görevi kısaca böyledir. Bizim burada zikrettiğimiz husus bil hassa Hanefi Mezhebinin uygulamasıdır. Tabi ki Şafi mezhebinde çeşitli rivayetlerden dolayı ayrıntılarda farklı uygulamalar vardır. Fakat müezzinin görevi konusunda Şafi bir müezzin de burada zikrettiğimiz usulle bu görevi icra etmesinde bir mahsur yoktur. Bu konuda beş vakit namazın müezzinliğinin nasıl yapılacağı anlatılmıştır.

Namaz Kılarken Etek Giymek Şart mı?

Namazda Etek Giymek Şart mı?

Vücudun azalarını iyice belli edecek şekilde giyilen dar pantolon ve dar gömlekle namaz sahih olsa da, meşru görülmez. Üzerinde etek veya pardesü gibi bir elbise giydiği takdirde kılmasının bir sakıncası yoktur.
namazda etek giymek sartmı

Namazın farzlarından birisi de setr-i avrettir, namazda örtülmesi gereken yerleri örtmektir. Kadının namaza durmadan önce örtmesi gereken yerleri; eli, yüzü ve ayaklarının dışında bütün bedenidir. Bazı müçtehitlere göre hanımın ayakları da avretten sayıldığından, namaz kılarken ayaklarını kapatması gerekir. Ancak Hanefi mezhebinin "mutemed" görüşüne göre, namazda hanımın ayakları avretten sayılmaz. Bu nedenle kadınların çorapsız namaz kılması bazı alimlere göre mekruh ise de yine de namazları geçerlidir.

Diğer mezheplere göre kadının ayakları da avretten sayılmaktadır. Meselâ Hanbelî mezhebinin bu husustaki delili şu hadis-i şeriftir: Ümmü Seleme Validemiz (r.a.) anlatıyor:

"Yâ Resulallah! Kadın bir entari ve başörtüsü ile namaz kılabilir mi?" diye sordum. Şu cevabı verdiler:

"Bu elbise ayaklarını örtecek derecede uzun ise, evet." (Ebû Dâvud, Salat: 83.)

Giyilen elbise bedenin rengini belli edecek kadar ince olmamalıdır. Böyle bir elbise ile kılınan namazı yeniden kılmak gerekir. Başörtüsü de alttan saçını gösterecek şekilde ince olmamalı, sık dokunmuş başörtüsü kullanmalıdır.

Namazda giyilen elbise fazla dar olmamalıdır. Bu takvaya ve namazın âdabına uygun düşmez. Dize kadar çorap giyilecek olsa, etek ancak diz kapağına varsa, her ne kadar namaz sahih olsa da namaz mekruh olur. Bunun için namazda uzun bir elbise veya etek giymek icap eder. Giyilen çorabın da alttan ayağı gösterecek şekilde şeffaf ve ince olmaması gerekir. Bunun için koyu renk veya sık dokunmuş çorap giyinmelidir.


Kadın kısa kollu elbise ile namaz kılamaz. Yani dirseklerine kadar uzanan bir elbise ve gömlekle namaza durulmaz. Çünkü namaz kılan bir kimsenin avret sayılan azalarından birinin tamamı veya dörtte biri açık olursa namaz sahih olmaz. Meselâ, dirseklere kadar kol ve kulak birer azadır. Bunun için bir hanım kısa kollu bir gömlek ve elbise ile namaz kılarsa sahih olmaz.

Kısacası müstehap olan, yani en güzeli, namaza duracak bir hanım, geniş ve ayaklarını örtecek kadar uzun bir elbise, boynunu ve başını örtecek bir başörtüsü ile gömleğin üstünden bürüneceği sabahlık gibi bir elbise giymelidir.

Bir erkeğin hanımının giydiği gömlek ve kazakla, hanımın da beyinin gömlek ve kazağıyla namaz kılmasında bir mahzur yoktur. Zaten bir yerde bu durum bir zaruretten kaynaklanmaktadır. Ayrıca namazda aranan en önemli husus avret yerlerinin örtünmesidir. Namaz için farz olan örtünme sağlandıktan sonra mesele halledilmiş demektir.

Dua İle Kader Değişir mi?

Dua İle Kader Değişir mi(Nihat HATİPOĞLU)?,Dua İle Evleneceğimiz Kişi Değişir mi?,Dua Kaderi Değiştirir mi?

Dua Kaderi Degistirir mi?

Önce kaza ve kader ile çeşitlerini bilmek gerekir.Kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kaza, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır. Yani kader, maaş bordrosu gibidir. Kaza ise, bu maaşın dağıtılmasıdır. Allahü teâlâ, herkesin ne yapacağını, nerede nasıl öleceğini bilir. Buna, kader, kısmet, baht, nasip, talih, yazgı, alınyazısı deniyor.
Bir film tekrar tekrar gösterilse, bunu önceden seyretmiş biri, ikinci, üçüncü defa seyrederken, (Baş rolde oynayan oyuncu, attan düşüp ölecek) dese, o dediği için mi filmdeki oyuncu ölüyor, yoksa, söyleyen daha önce seyrettiği için mi biliyor?

Allahü teâlâ da insanların başlarına ne geleceğini bildiği için, bunları levh-i mahfuza yazmıştır.
Bir âyet meali şöyledir:
(Allah her canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. Hepsi açık bir kitapta [levh-i mahfuzda]dır.) [Hud 6]

"Kaderin değişeni de, değişmeyeni de vardır". Mesela değişmeyen ecele, ecel-i müsemma denir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Ecel bir an gecikmez ve vaktinden önce de gelmez.) [Araf 34]

İnsanın işine göre, ömrü ve rızkı değişebilir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah, dilediğini siler, dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitab [levh-i mahfuz] Ondadır.) [Ra’d 39]

Ümm-ül kitap, ezeli olan kelam-ı İlahinin yazılı olduğu kitaptır. Melekler, bunu anlayamaz. Zamanlı değildir. Allah’tan başka, kimse bilmez. Hiç yok olmaz. Levh-i mahfuzda değişiklik olur. Bunu melekler görür. İnsanın, işine göre, ömrü ve rızkı değişir. İyiler kötü, kötüler iyi olarak değiştirilebilir. Bir başka âyet meali de şöyledir:
(Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması elbette kitapta yazılıdır.)[Fatır 11]

Değişebilen kaza kadere kaza-i muallak denir. Bir kimse, iyi amel yapıp duası kabul olursa, o kaza değişebilir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Kaza-i muallakı hiçbir şey değiştirmez. Yalnız dua değiştirir.)[Hakim]

(Kader, tedbirle, sakınmakla değişmez. Ama kabul olan dua, bela gelirken korur.) [Taberani]

(Sıla-i rahm ömrü uzatır.) [Taberani]

Kaderin levh-i mahfuzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kaza-i muallak ise, o kimsenin dua etmesi de takdir edilmişse, dua eder, kabul olunca belayı önler. Duanın belayı önlemesi de kaza ve kaderdendir. Şemsiye yağmura siper olduğu gibi, dua da belaya siper olur.

Ecel-i müsemma değişmez ama; Ecel-i kaza değişebilir. Bir örnek: İki kişi, Hazret-i Davud’a birbirini şikayet etti. Azrail aleyhisselam gelip,(Bu iki kişiden birinin eceline bir hafta kaldı. İkincisinin ömrü de, bir hafta önce bitmişti; ama ölmedi) dedi. Hazret-i Davud, hayret edip sebebini sorunca cevaben dedi ki:
(İkincisinin bir akrabası vardı. Buna dargın idi. Bu gidip onun gönlünü aldı. Bunun için Allahü teâlâ, bunun ömrünü 20 yıl uzattı.) [Levh-i Mahfuz ve Ümm-ül-kitab risalesi]

Mekruh Ne Demektir, Mekruhun Hükmü Nedir?

Mekruh Olan Şeyler Nelerdir?Tahrimen Mekruh Ne Demektir,Mekruhun Çeşitleri,Mekruhun Anlamı Nedir,Mekruh Nedir Mekruh Hakkında;

Mekruh (Arapça: مكروه), İslam fıkıhında haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte- yapılmaması istenen şeydir.[1] Efâl-i mükellefindendir. Sözcük anlamı olarak "hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey" manasına gelir.Mekruh; yapılması dinen doğru bulunmayan, terk edilmesi istenen, yapılmaması yapılmasından daha uygun olan davranışlardır.

Mekruhun Hukmu Nedir

Hanefi mezhebine göre mekruh; tahrimen mekruh ve tenzihen mekruh olmak üzere iki kısma ayrılır.
Tahrimen mekruh; harama yakın olan mekruhtur. Vacip olan bir şeyi terketmek gibi. Tahrimen mekruh olan bir şeyi işlememek sevaptır, işleyenin ise azaba uğrama ihtimali vardır.

Tenzihen mekruh; Helâle yakın olan mekruhtur. Namazın sünnet ve adabını terk etmek gibi. Tenzihen mekruh olan bir şeyi terkedene sevap, yapana da azab yoktur, kınama vardır.

Şafii mezhebine göre, mekruh tek çeşittir. Şer'in terkedilmesini kesin ve bağlayıcı olmadan istediği şeydir. Bunu terkeden medhedilir, sevap alır, yapan da zemmedilmez, cezalandırılmaz.

Bu kısa açıklamadan sonra mekruh ile ilgili genel bilgiler şunlardır:

Mekruh, Şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiil anlamında usûl-i fıkıh terimidir.

Sözlükte "çirkin bulmak, kötü görmek, istememek; meşakkat, sıkıntı, zorluk" gibi anlamlara gelen kerh (kûrh, kerahet, kerâhiyyet) kökünden türeyen mekruh kelimesi "içerisinde zorluk ve sıkıntı bulunan, hoşa gitmeyen, çirkin ve kötü görülen şey" demektir. "Kerh" ve "kürhün” aynı mânaya geldiğini söyleyenlerin yanı sıra, bunlar arasında farklılığın bulunduğunu belirten dilciler de vardır.

Kerh, insanın dıştan gelen baskı sonucunda katlanmak zorunda kaldığı meşakkati, kürh ise kendi iradesiyle katlandığı hoş olmayan bir durumu ifade eder. Bu da tabiatı itibariyle hoşlanmadığı ve akıl yahut dinin hükmü açısından tasvip etmediği hususlar olmak üzere iki türlüdür. Dolayısıyla bir kimsenin aynı şey için, "Bunu istiyorum, fakat kerih görüyorum" dediğinde, "Mizaç olarak onu istiyorum, ancak aklî veya şerî bakımdan hoş görmüyorum." anlamını ya da bunun aksini kastetmesi mümkündür.

Aynı kökten türeyen kerih "çirkin görülmüş, hoşa gitmeyen şey", ikrah da "bir kimseyi istemediği ve hoşlanmadığı bir fiili yapmaya zorlamak" anlamına gelir.

Usûl-i fıkıh terimi olarak mekruh genellikle "şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiil" şeklinde tarif edilir. Ayrıca fürû-i fıkıh kitaplarında bazı haram, mekruh ve helâl fiillerin ele alındığı bölümlere "kitâbü'l-kerâhiyye ve'l-istihsân" adı verilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde kerh kökünden türemiş kelimelerin sözlük anlamlarında sıkça kullanıldığı görülmektedir. Mekruh ise sadece,


"Bütün bu sayılanların kötü olanları rabbinin nezdinde çirkindir."(İsrâ 17/ 38)

Mealindeki âyette geçer. Bundan önceki âyetlerde Allah katında hoşa gitmeyen ve çirkin görülen davranışlar geçim endişesiyle çocukları öldürmek, zinaya yaklaşmak, haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın saygın kıldığı cana kıymak, yetimin malını haksız yere yemek, ölçüye ve tartıya riayet etmemek, hakkında bilgi sahibi olunmayan şeyin ardına düşmek, yeryüzünde böbürlenerek yürümek şeklinde sayılmıştır. (İsrâ 17/ 31-37).

İlk dönem İslâm âlimlerinden bazılarının bir davranışın dinî hükmünü belirtirken kullandıkları, "Bu mekruhtur; bunu çirkin görürüm" şeklindeki ifadelerde, mekruh kelimesinin ve aynı kökten türeyen fiillerin yerleşik fıkıh usulü terminolojisinde kısmen haram, kısmen de mekruh terimleriyle belirtilen durumları karşıladığı görülür.

Fıkıh usulünde "teklifi hüküm" başlığı altında şâriin mükelleften bir işi yapıp yapmamasını istemesi veya onu serbest bırakması beş ana ihtimale göre ele alınır. Kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmasını istedikleri vacip (farz), kesin ve bağlayıcı olmaksızın yapılmasını istedikleri mendup, kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmamasını istedikleri haram, kesin ve bağlayıcı olmaksızın yapılmamasını istedikleri mekruh ve serbest bıraktıkları mubah terimiyle ifade edilir.

Şafiî mezhebine mensup usulcülerce (mütekellimîn) şâriin mükelleflerin fiillerine ilişkin hitabı, Hanefî usulcülerince (fukaha) bu hitabın sonucu hüküm olarak nitelendirildiğinden, birinci gruptakilere göre şâriin bir fiilin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istemesi (mekruh kılması), ikinci gruptakilere göre böyle bir hitabın sonucu (o fiilin mekruh olması) hükümdür; fakat Arapça'da her iki anlamı belirtmek üzere "kerâhe" kelimesi kullanılır. Buna karşılık meselâ haramda fiilin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda isteyen hitap "tahrîm",bu hitabın sonucu ise "hürmet" olarak adlandırılır.

Mekruh lafzının fakihler arasında farklı mânalarda kullanıldığını belirten Gazzâlî bunları şöyle açıklar:

1. "Haram kılınan (mahzur)" anlamında. İmam Şafiî çok defa, "Bunu kerih görüyorum" derken haramlığı kastetmiştir.

2. "Tenzîhen yasaklanan" anlamında. Bu mânada mekruh, yapılmasına ceza verilmese de bir fiilin terk edilmesinin işlenmesinden daha iyi olduğunu belirten bir kavramdır.

3. "Yasaklanmış olmasa da en uygun olanın terk edilmesi (terkü'l-evlâ)"anlamında. Meselâ kuşluk namazının kılınmamasının mekruh sayılması, bu hususta bir yasaklama bulunmasından dolayı değil, faziletinin büyüklüğü sebebiyledir.

4. "Haram kılındığında şüphe ve tereddüt bulunan" anlamında. Meselâ yırtıcı hayvanların etini yemek böyledir. Ancak bu anlamdaki mekruhlar içtihada açıktır. Eğer bir müctehidin içtihadı kendisini söz konusu fiilin haram olduğu sonucuna götürürse, bu onun açısından haram iken içtihadı helâl olduğu sonucuna ulaştıran müctehid açısından helâl sayılır ve artık bunu mekruh addetmenin anlamı kalmaz. Fakat karşı görüş sahibinin bu kanaati müctehidin kalbinde haramlık şüphesi meydana getirdiği takdirde kendi, galip zannı helâllik yönünde olsa bile bu fiil için kerahet kelimesinin kullanılmasında sakınca yoktur. Nitekim Hz. Peygamber (asm),

"Günah kalbin rahatsızlık duymasıdır.” buyurmuştur. (bk. Mustasfâ, 1/66-67)

Gazzâlî'nin mekruhun anlamıyla ilgili bu açıklamaları Fahreddin er-Râzî, Seyfeddin el-Âmidî, İbnü'l-Hâcib, Zerkeşî ve Şevkânî gibi usulcüler tarafından benzer ifadelerle nakledilmiştir. Fıkıh usulünde genellikle mekruh terimiyle kastedilen, Gazzâlî'nin saydığı anlamlardan ikincisi yani tenzîhen yasaklananlardır. Bu da dinen kesin bir yasağa konu olmayıp, ilgili delillerden terkedilmesinin işlenmesinden daha iyi olduğu anlaşılan durumları belirtmektedir. Zerkeşî "terkü'1-evlâ" (hilâfü'l-evlâ) adı verilen durumların usulcülerce ihmal edildiğini ve fakihlerce ele alındığını, fakat çoğunluğun kerahet ile ibâha arasında yer alan bu durumların mekruh olarak nitelenmesine karşı çıktığını belirtir.

Usul eserlerinde mekruhun mahiyetini belirlemeye yönelik incelemeler daha çok bunun yasaklanmış bir fiil sayılıp sayılmayacağı, onu işlemenin mâsiyet ve günah olup olmadığı ve bu tür fiillerin kabih/çirkin olarak nitelenip nitelenemeyeceği tartışmaları üzerinden yürütülmekte, bunun simetriği kabul edilen mendup teriminin incelenmesi esnasında belirtilen görüş ve gerekçelere atıf yapılmaktadır. Mu'tezile âlimleri ise mekruhu "terkedilmesinde herhangi bir maslahat bulunan fiil" şeklinde tanımlamışlardır. (Zerkeşî, 1/296-303)

Şâriin bir fiilin yapılmamasını kesin olarak yasaklamaksızın istemesi değişik şekillerde olabilir; bunların başlıcaları şunlardır:

1. Kesin yasak anlamına gelmeyecek bir bağlamda "kerâhe" lafzını kullanması.Meselâ Hz. Peygamber'in, "Allah analara saygısızlık göstermeyi, kız çocuklarını diri diri gömmeyi -ödenmesi gereken hakkı- önlemeyi ve -hak edilmeyen şeyi- istemeyi haram kılmıştır. Onun bunun dediklerini aktararak vakit geçirmeyi, çok soru sormayı ve malı boşa harcamayı da sizin için mekruh görmüştür (bk. Dârimî, Rikâk, 38; Buhârî, Zekât, 53; Müslim, "Akzıye", 10, 13, 14) mealindeki hadisinin son cümlesinde "kerâhe" kökünden türemiş bir fiil kullanılmıştır.

2. Yasaklayıcı bir sîga kullanmakla beraber bunun haramlığı değil, mekruhluğu ifade ettiğini gösteren başka bir delil (karine) bulunması. Meselâ,


"Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman hemen Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın." (Cum'a 62/9)

mealindeki âyette geçen "alışverişi bırakın" emri aslında "alışveriş yapmayın" mânasına gelen, yani cuma namazı sırasında bu işi yasaklayan bir ifadedir. Ancak başka deliller ve bağlam, bu yasağın bizzat alım satımın kötü görülmesi sebebine değil, mükellefi cuma namazının edasından alıkoyması gerekçesine bağlı olduğunu göstermektedir.

3. Bir fiilin yapılmamasını özendirici ifade kullanması. Meselâ,


"Mehrin (veya nikâhın) en iyisi kolay olanıdır." (Ebû Dâvûd, "Nikâh", 31)

mealindeki hadiste mehirde kolaylaştırma yolunun özendirilmesi, zıt anlamıyla mehir miktarında aşırıya gitmenin mekruh olduğunu göstermektedir.

Mekruh bir fiilin işlenmesi fakihlerin çoğunluğuna göre cezayı gerektirmez, fakat kınanan (Müslümana yakışmayan) bir davranış sayılır; bu tür fiilleri Allah rızâsı için terk eden kimse övgüye lâyık olur ve sevabı hak eder.

Hanefî fakihleri ise mekruhu "tahrimen" ve "tenzîhen" kısımlarına ayırıp hükmünü de buna göre belirlemeye çalışmışlardır. Tahrîmen mekruh şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği, ancak bu talebin haber-i vâhid gibi zannî bir delille sabit olduğu durumları ifade eder. Bu tür mekruh harama yakın ve vacibin simetriği kabul edildiğinden, işlenmesinin vacibin terkinde olduğu gibi cezayı gerektireceği belirtilir.
Tahrîmen mekruha, başkalarının devam etmekte olan akid müzakeresine katılıp yeni bir teklif yapmak, başkasının evlenme teklifi üzerine evlenme teklifinde bulunmak fiilleri örnek verilebilir. Çünkü Hz. Peygamber (asm) böyle davranışlardan sakınmayı kesin ve bağlayıcı tarzda istemiştir. (bk. Buhârî, Nikâh, 4; Müslim, Nikâh, 38, 49) Ancak bu talep zannî bir delil olan haber-i vâhidle sabit olduğu için fiil haram değil tahrîmen mekruh sayılmıştır.

Tenzîhen mekruh ise, şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiildir; helâle yakın sayıldığından bu fiili işlemek cezayı gerektirmezse de kınanır. Allah rızâsı için onu terk eden kişi sevabı hak eder. Bu tür mekruha camiye gidecek kimsenin çiğ soğan ve sarımsak gibi ağır kokan şeyler yemesi örnek verilebilir. Zira Resûl-i Ekrem'in ilgili ikazından (Buhârî, Ezan, 160; Ebû Dâvûd, Eteime, 41) böyle bir sonuç çıkarılmıştır. (Ta’rifât, "Mekruh" md.)

Fakihlerin çoğunluğu, konuya ilişkin şer'î delilin kat'îlik ve zannîlik durumunu değil fiili terk etme talebinin kesinlik ve bağlayıcılık özelliğini dikkate aldığından kesin ve bağlayıcı tarzda yasaklanan fiile haram, böyle olmaksızın yasaklanana ise mekruh adını vermiştir. Dolayısıyla her olaya ilişkin delillerin değerlendirilmesi neticesinde farklı somut sonuçlara ulaşılabilmesi bir yana Hanefîler'in terminolojisindeki tahrîmen mekruh cumhur tarafından haram kapsamında mütalaa edilmekte, tenzîhen mekruh ise cumhurun mekruh dediğine karşılık gelmektedir. Bu anlayışın bir uzantısı olarak Hanefîler'e göre vacip zannî delille sübût bulduğundan bunun terki de tahrîmen mekruh kapsamında değerlendirilmiştir. Öte yandan bu ayırım delilin kafîliği zannîliği ölçüsüne dayalı olduğu için haramı inkâr küfrü gerektirdiği halde tahrîmen mekruhu inkâr böyle bir itikadı sonuca yol açmaz. Hanefî imamlarından Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî'den, bütün mekruhların (mutlak zikredildiğinde mekruh kelimesinin) haramı belirttiği ve tahrîmen mekruhun harama yakınlığı değil zannî delille sabit haramlığı ifade ettiği nakledilir. Bu nakillerden onunla Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf arasında bu konuda köklü bir görüş ayrılığının bulunduğu izlenimi edinilirse de İbnü'l-Hümâm, Şeybânînin asıl maksadının tahrîmen mekruhu inkârın küfrü gerektirmeyeceğini vurgulamak olduğunu ve bu imamlar arasında esasa ilişkin görüş ayrılığı bulunmadığını ileri sürmektedir. (bk. İbn Âbidîn, I, 438-439)

Şâtıbî, tek tek ele alındığında mekruh sayılan fiillerin devamlı işlenmesinin âdet haline getirilmesi durumunda konuya küllî bir bakış yapılması ve bunun memnu kapsamında düşünülmesi gerektiğini savunur. Yine mekruhla haram arasında mendupla vacip arasındaki gibi- bir hazırlama ve hatırlatma ilişkisi bulunduğunu, yani mekruhtan kaçınma gayreti gösteren kişinin öncellikle haramdan uzak durma çabası içinde olacağını vurgular. Diğer taraftan mekruhların mekruh olarak yerleşebilmesi için gerek haramlarla gerekse mubahlarla denk tutulmaması gerektiğine dikkat çeker; birinci tutumun zamanla bunların haramlığı, ikinci tutumun da mubahlığı yönünde bir inancın doğmasına yol açabileceğini belirtir.

Müctehid imamların "tahrîm" lafzından çekindikleri için zaman zaman "kerahet" (mekruh) kavramını "haram" anlamında kullandıklarını hatırlatan İbn Kayyim el-Cevziyye de bu noktayı dikkatten kaçıran bazı mezhep mensuplarının, belirtilen durumları haram değil mekruh olarak nitelemeleri sonucunda o hususlarda tenzihî bir kerahetin, hatta terk-i evlânın söz konusu olduğu kanaatinin yaygınlaştığını, böylece dine ve müctehidlere karşı büyük bir yanlışlığın yapıldığını ifade eder. (İ'lâmü'l'Muvakkıîn, I, 39-40)
Sırf dinî sebeplerin yanında dünyevî bir maslahat sebebiyle de (kerâhe irşâdiyye) Şâri’ tarafından bazı fiillerin mekruh sayıldığı (Zerkeşî, Bahr, 1, 298) göz önüne alındığında bütün ibadet ve muamelât bahislerinde mükellef tarafından işlenmesi hoş karşılanmayan birtakım davranışların söz konusu olabileceği tabiidir. Bu tür davranışlar genellikle fürû-i fıkıh kitaplarında her bir ana konu içerisinde incelenir. Namaz kılınması mekruh olan vakitler, namazın mekruhları, orucun mekruhları gibi. Ayrıca yeme içme, giyim kuşam, temizlik, kadın-erkek ve karı-koca ilişkileri, alım satım gibi konularda dünyevî herhangi bir maslahat sebebiyle mekruh sayılan bazı davranışlar fıkıh ve ilmihal kitaplarının "kerâhiye ve istihsan" bölümleriyle ahlâk ve âdâb kitaplarında müstakil olarak ele alınır.

Rüya Tabiri Caiz midir?

           Rüya Tabiri Caiz mi?,Rüya Yorumları Caiz mi?;

Rüya Tabirleri Caiz mi

Rüyada çeşitli hikmetler vardır. Kimi için bir müjde, kimi için bir ikazdır. Kur'an-ı kerimde rüya ve tabiri ile ilgili bilgi vardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Güzel rüya müjdedir.) [İbni Cerir]

(Salih rüya rahmani, karışık rüya şeytanidir.) [Buhari]

(En doğru rüya seher vakti görülendir.) [Beyheki]

(Kıyamet yaklaştığında, Müslümanın rüyası ekseriya yalan çıkmaz.) [Müslim]

(Sözü doğru olanın, sadık kimselerin rüyası da doğru çıkar.)[Buhari]

(Gündüz görülen rüyalar doğru çıkar.) [Hakim]

(Peygamberlik müjdelerinden salih [iyi] rüyadan başka kalmadı. Mümin rüyayı, ya kendi görür veya başkaları onun için görür.)[Müslim]

(Salih rüya, Peygamberliğin 46’da biridir.) [Beyheki]

(Rüyada kadın görmek hayra, deve korkuya, süt dine, yeşil Cennete, gemi kurtuluşa, hurma rızka delalet eder.) [Ebu Ya’la]

Rüya tabiri, ilim işidir. Herkes tabir edemez. Hele günümüzde bu ilmi bilen yok gibidir. Rüyalarımızı, anlatacaksak, bilhassa güzel olanları salih kimselere anlatmalıdır. Çünkü salih kimse, rüya tabir ilmini bilmese de, hayra yorar, ondan zarar gelmez. Kötü, karışık rüyaları kimseye anlatmamalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kötü rüya gören kimseye söylemesin, şeytandan da Allahü teâlâya sığınsın.) [Müslim]

İslâm'a göre rüya üç çeşittir;
1. Salih rüya, 2. Şeytanî rüya, 3. İnsanın içinde yaşadığı olaylardan doğan rüya.

Salih rüya, vaki olacak olan şeyleri vukuundan evvel, fıtrî istidad ile idrak etmekten ibarettir. Peygamber (sav) bununla ilgili şöyle buyurur:

"Müminlerin rüyası nübüvvetin kırk altı bölümünden bir bölümdür."

Şeytanî rüya, şeytanın insanı korkutup üzüntüden üzüntüye sevk etmek için, uyku halinde insanın kalbine verdiği vesveseden ibarettir. Peygamber (sav) şöyle buyurur:

"Sizden biriniz sevdiği bir rüya görürse o Allah'tandır. Bunun için Allah'a hamd edip rüyasını söylesin. Hoşuna gitmediği bir rüya görürse o şeytandandır. Şerrinden Allah'a sığınsın ve onu kimseye de açmasın. Yoksa kendisine zarar verecektir."

İnsanın içinde yaşadığı olaylardan doğan rüya ise; insan bir şeyle meşgul olup onunla fazlasıyla ilgilendiği için hakkında rüya görür. Peygamber (sav) bir hadiste şöyle buyurur:

"Rüya üçdür. Allah tarafından olup müjde veren salih rüya, üzüntü verip şeytandan gelen rüya ve insanın kendi kendine bir şeyler söyleyip tasavvur ettiğinden meydana gelen rüya."

Yûsuf sûresinde zikredilen Hz. Yusuf (as'ın rüyasıyla ilgili âyet ile yukarıda zikredilen hadisler bunu ifade ediyorlar. Rüyaların içinde hak rüyalar vardır. Ancak her rüya haktır ve her tabir de doğrudur denilmez.

Rüyaya göre hareket ve rüyaya istinad etmek doğru değildir. Hatta fıkıh kitapları beyân ediyorlar:

"Şeytan her ne kadar Peygamber (sav)'in suretine giremezse de, Şaban'in yirmi dokuzunda Peygamber (sav) herhangi bir kimsenin rüyasında 'Yarın Ramazan'ın birinci günüdür, oruç tutunuz.' diye emretse, bu rüya ile amel edilmez. Çünkü rüya ilim olmadığı gibi zabt da edilmez."

Rüya ve İlham ile Amel Etmek;


Rüyalar ve ilhamlar rabbani ve rahmani; şeytani ve nefsani olabilirler. Bu sebeple aralarını iyi belirlemek gerekir. İslam uleması bu konularda şu üç şartın yerine getirilmesi durumunda amel edilebileceğini, ama hiç kimseyi zorlamanın doğru olmadığını belirtirler:

1. Görülen rüya veya ilham, dinimizin emirlerinden birini kaldırıcı veya yasaklarından birini de helal edici cinsten, yani dine aykırı ve sünnete zıt olmayacak.

2. Rüya veya ilhama muhatap olan kişi güvenilir, herkesin itimat ettiği, Ebu Hanife, Şafii, İmamı Rabbani, İmamı Gazali gibi kişiler olmalıdır. Herkes o zatın yalan söylemeyeceğini ve dinin esaslarını hakkıyla bilen ve yaşayan birisi olduğunu kabul etmelidir.

3. Rüya ve ilhamla elde edilen bilgiler, dinin bir emri gibi kabul edilmemeli; sadece tavsiye edilebilir. Rüyalar ve İlhamlar birer ikazdır, irşattır; bağlayıcı ve zorlayıcı olamaz. Bu rüya ve ilhama uyanlar ayıplanmayacağı gibi, uymayanlar da ayıplanmaz.

Kurşun Dökmek Günah mı?

Kurşun Dökmek Günah mı Nihat HATİPOĞLU,Kurşun Döktürmek Günah mıdır?,Kurşun Dökmenin Faydaları,Kurşun Dökme Nasıl Yapılır?Kurşun Dökme Duası,İslamda Kurşun Dökme;

Kurşun Dökmek Günah mıdır

Kurşun dökmek her şeyden evvel bidattir. Bidat, Resulullah’dan (asm) sonra ortaya konan, ister iyi, ister kötü, ibadet veya âdetle ilgili bütün davranış fiil ve eşyadır. 

Birçok ayet ve hadiste, dini tahripten korumak için bidat yerilmiştir: “Ve şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur; öyle ise ona tâbi‘ olun! Ve (başka) yollara tâbi‘ olmayın! Sonra sizi O’nun (Allah’ın) yolundan ayırır(lar). İşte bunlar (Allah’ın) size o emrettiği (şeyler)dir; tâ ki (günahlardan) sakınasınız.” (Enam, 153)
Büyük müfessir İbn Atiyye, bu ayetin tefsirinde der ki; "Burada sapılması yasak edilen yollar içine, yahudilik, hıristiyanlık, mecusilik ve diğer dinlerle bütün bid'ât sahipleri ve şaz (cumhura muhalif) görüşlüler girmektedir. Bunların hepsi, ayağın kaymasına ve itikadın bozulmasına sebep olan yollardır" (Fethü'l-Kadir)
Bir başka âyette şöyle buyurmaktadır: “Yoksa onların, dinden Allah’ın kendisine izin vermediği şeyleri, kendilerine meşrû‘ kılan ortakları mı var?” (Şura, 21)
Bu âyet-i kerimede Allah, dini ve dini hükümleri ancak kendi vazedeceğini, başkasının, hak dine bir şey katmaya hakkı olmadığını ifade buyruyor.
Allah Resûlu (asm) bir hutbesinin sonunda şu sözleri söylemişlerdir: "Sözün en hayırlısı Allah'ın kitabıdır; yolun en hayırlısı Muhammed'in yoludur. İşlerin kötüsü sonradan çıkanlardır (yani bidatlardır). Her bidat sapıklıktır" (Müslim)
Bir başka hadis de şöyledir: "Size Allah'tan korkmayı (takvayı), Habeşli bir köle de olsa Allah yolunda yürüdüğü müddetçe başkanınıza itaat edip sözünü dinlemeyi tavsiye ederim. Çünkü içinizden benden sonra yaşayanlar çok ihtilaf (anlaşmazlık) görecekler. Size benim sünnetim, ergin ve doğru yolda halifelerimin sünneti gereklidir. Bunlara sımsıkı sarılınız ve hiç bırakmayınız. Sonradan çıkan işlerden (bidatlardan) kaçının dinde her sonradan ortaya çıkan bidattir. Her bidat sapıklıktır" (Ahmed; Ebu Davud, Tirmizî)
Bidatlarla ilgili ayet ve hadislerde tehdit, günahtan ve azaptan sakındırma gibi ifadeler geçmektedir. Bütün bu ifadeler, bidatin haram olduğunu gösterir.
Kurşun dökmenin bidat ve hurafe olduğunda şüphe yoktur. Her asılsız şey ile bidat sapıklıktır. Daha çok birden ortaya çıkan veya sebebi bilinmeyen hastalıklara yakalanmamak veya tedâvî etmek üzere başvurulan bir takım tedbirler vardır; nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muska takma, kurşun dökme, tütsü yapma bunun bazı örnekleridir. Bunlar tıp yönünden bir faydası olmadığı, üstelik batıl inançları devam ettirdiği için caiz görülmemiştir.
Peygamberimiz (asm) nazarlık kullanmayı yasaklamış, bu gibi şeyleri üzerinde taşıyan kimselerin beyatlerini kabul etmemiştir (Nesaî, İbn Mace)

Nazarla, büyüden ileri geldiği zannedilen hastalıklarla ruh rahatsızlıklarının giderilmesi için halk tabakasının baş vurduğu çarelerden birinin adı.

Büyüye ve nazara uğramaktan ileri geldiği sanılan hastalıklar ve bunların sebepleri, cin ve perileri gücendirmekten ibaret telakki edilen dimağı, sinir ve ruh hastalıklarının giderilmesi için hekimin ve ilacın etkisi olmayacağı inancı, halk arasında öteden beri yerleşmiş olduğundan, bu tür hastalıkları tedavi ettirmek maksadıyla kurşuncu hocaya baş vurmak ve kurşun döktürmek, her yörede uygulanan eski bir usuldür.

Kurşun, bu işte denenmiş ocaklı ve izinli ihtiyar kadınlar tarafından dökülür. Ocaklı demek, kurşun dökücünün daima bu işle uğraşmış bir aileye mensup olması, izinli demek de, bu aileden kendisinden önce kurşun dökücülük yapan kimseden kurşun dökmek için (destur, yani el) almış olmasıdır. Ocaklı ve izinli olmayanlar kurşun dökücülük yapamayacakları gibi, yaptıkları farz edilse bile, bu gibilerin kurşun dökmesinden fayda umulmaz.

Kurşun dökmenin kendine özgü bir yöntemi ve geleneği, bu hususta kullanılan bazı alet ve malzemeleri vardır. Kurşun eritecek madeni çukur bir kepçe, su koymaya mahsus madeni geniş ve derince bir taş hastanın başına örtülecek kalınca bir peştamal, iki yüz elli-üç yüz gram ağırlığında kurşun külçesinden veya parçalarından ibarettir. Bu malzemeyi bir sepet, bir torba, yahut çanta içinde kurşunu kadın beraberinde getirir ve işini bitirdikten sonra bunları toplar ve geri götürür.

Kurşun şu şekilde dökülür: Külçe veya parçalar halindeki kurşun, madeni çukur kepçeye, kepçe de ateş üzerine konur, kurşun eridikten sonra hastanın başı ve vücudu peştamalla örtülür, madeni tasa su konur, kurşuncu kadın erimiş kurşunu havi kepçeyi sağ eline, su tasını sol eline alır. Erimiş kurşun önce hastanın başı üzerinde su dolu tasa birdenbire dökülür. Kurşun dökülürken dökücünün besmele çekmesi, "benim elim değil, Ayşe, Fatma Anamızın eli" demesi usuldendir. Bundan sonra kurşun kepçede tekrar eritilir, bu defa hastanın göbeği üstünde tastaki suya dökülür. Bu da bitince, bir daha eritilmiş kurşun hastanın ayakları üzerinde tasa dökülür. Nihayet hastanın yattığı odanın sağ köşesiyle oda veya sokak kapısının eşiği üzerine de kurşun dökülmesi tekrar edilir. Bu iş tamam olunca, kurşun dökülen tastaki sudan bir kaç yudum hastaya içirilir. Aynı sudan hastanın alnına, bileklerine, avuçlarına ve ayaklarının altına sürülmesi de adettir. Bazı kurşuncu kadınlar kurşun döktükten sonra, hastayı üç defa oda kapısından atlattıkları görülmüştür. En sonunda kurşun dökülen suya bir miktar ekmek doğranır. Bu ekmek dört yol ağzında köpeklere verildiği gibi, tastaki su da cin ve perilere ikram için bir köşeye serpilir.


Erimiş bir halde su tasına dökülen kurşun tasta ve su içinde sertleştikten sonra tekrar eritilmeden önce, kurşuncu kadın tarafından tetkik olunur. Kurşun külçesi fazla kirli ise, nazarın veya büyünün şiddetine, yahut cin ve perilerin çok gücendirilmiş olduğuna hükmedilir. Külçe üzerindeki kirlilikler, parlak ve temiz bir parçaya tesadüf edilirse, hastanın yüreğinin temiz olduğuna ve hastalığın çabuk geçeceğine inanılır.

Kurşun dökücü kadına hizmetine karşılık para verilmesi lazımdır. Şu kadar ki, bu paranın miktarı hastanın mali durumuna göre az veya çok olabilir. Bazı hastalar için bir kere kurşun dökülmek kafi görüldüğü halde, bazıları için bunun üç defa tekrarında fayda düşünülür. Bu durumda her defası için kurşuncu kadına başka ücret verilmesi şarttır. Kurşuncu kadınlar hastanın evinden ayrılırken "Allah şifa versin", "Allah bir daha göstermesin" tarzında dileklerde bulunurlar. Hastanın ailesi de "Eksik olmayın", "Allah razı olsun" gibi sözlerle mukabele eder (Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, II, 324-325).

Kurşun dökmenin Dini Hükmü:

Kurşun dökmek her şeyden evvel bid'attir. Bid'at, Rasulüllah (s.a.s.)den sonra ortaya konan, ister iyi, ister kötü, ibadet veya adetle ilgili bütün davranış fiil ve eşyadır. Bir çok ayet ve hadiste, dini tahripten korumak için bid'at yerilmiştir: "İşte düz olarak benim yolum budur, onu takip ediniz; (başka) yollara sapmayınız ki (o yollar) sizi Allah yolundan ayırır. İşte size Allah bunu tavsiye ve emreder ki, çekinesiniz" (el-Enam, 6/153; İbrahim eş-Şatibi, el-i'tisam, I, 37).

Büyük müfessir İbn Atiyye, bu ayetin tefsirinde der ki; "Burada sapılması yasak edilen yollar içine, yahudilik, hristiyanlık, mecusilik ve diğer dinlerle bütün bid'at sahipleri ve şaz (cumhura muhalif) görüşlüler girmektedir. Bunların hepsi, ayağın kaymasına ve itikadın bozulmasına sebep olan yollardır" (eş-Şevkani, Fethü'l-Kadir, (tefsir) II, 169).

Bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Yoksa Allah'ın izin vermediği bir dini onlara sunan ortaklar mı var?" (eş-Şura, 42/21).

Bu ayet-i kerimede Allah, dini ve dini hükümleri ancak kendi vazedeceğini, başkasının, hak dine bir şey katmaya hakkı olmadığını ifade buyruyor.

Allah'ın Resulu (s.a.s.), bir hutbesinin sonunda şu sözleri söylemişlerdir: "Sözün en hayırlısı Allah'ın kitabıdır; yolun en hayırlısı Muhammed'in yoludur. İşlerin kötüsü sonradan çıkanlardır (yani bid'atlardır). Her bid'at sapıklıktır" (Müslim, Mişkat I, 51).

Bir başka hadis de şöyledir: "Size Allah'tan korkmayı (takvayı), Habeşli bir köle de olsa Allah yolunda yürüdüğü müddetçe başkanınıza- itaat edip sözünü dinlemeyi tavsiye ederim. çünkü içinizden benden sonra yaşayanlar çok ihtilaf (anlaşmazlık) görecekler. Size benim sünnetim, ergin ve doğru yolda halifelerimin sünneti gereklidir. Bunlara sımsıkı sarılınız ve hiç bırakmayınız. Sonradan çıkan işlerden (bid'atlardan) kaçının dinde her sonradan ortaya çıkan bid'attir. Her bid'at sapıklıktır" (Ahmed; Ebu Davud, Tirmizi; Mişkat, I , 58).

Bid'atlarla ilgili ayet ve hadislerde tehdit, günahtan ve azaptan sakındırma gibi ifadeler geçmektedir. Bütün bu ifadeler, bid'atin haram olduğunu gösterir. Haram şeklinde meydana gelen günahın dereceleri vardır. En küçüğünü bile işlemek İslam nazarında azabı gerektirir. İslam hukukunda, bidat için dünyevi ceza maddelerine de rastlanır. Bunlar işlenen bid'atin, büyüklük küçüklüğüne, bid'ata başkalarını davet ve teşvikin bulunup bulunmamasına, bilerek veya bilmeyerek yapılmış olmasına göre değişiktir. En büyüğü İslam dini ile kişinin alakasını kesendir. Bu durum gerçekleşirse, sahibine verilen ceza "irtidad" cezasıdır. Bundan sonra, dövmek, hapsetmek, sürgün, ilgi kesmek, evlenmemek gibi cezalar gelir. Bid'at sahiplerinin şahitlikleri kabul edilmez. Vali, kadı, imam ve hatip tayin edilmez (Ali Mahfuz, el-İbda' fi Medarri'l-İbtida', 140).

Kurşun dökmenin bid'at ve hurafe olduğunda şüphe yoktur. Her asılsız şey ile bid'at sapıklıktır. Daha çok birden ortaya çıkan veya sebebi bilinmeyen hastalıklara yakalanmamak veya tedavi etmek üzere başvurulan bir takım tedbirler vardır;nazarlık, at nalı, at kafası, ne olduğu belli olmayan bazı muskalar takma, kurşun dökme, tütsü yapma bunun bazı örnekleridir. Bunlar tıb yönünden bir faydası olmadığı, üstelik batıl inançları devam ettirdiği için uygun görülmemiştir. (Ali Mahfuz el-İbda' fi Medarri'l-İbtida', 4.Böl. 423 vd.). Peygamberimiz (s.a.s) nazarlık kullanmayı yasaklamış, bu gibi şeyleri üzerinde taşıyan kimselerin bey'atlerini kabul etmemiştir (Nesai, ez-Zineh, 17; İbn Mace, Tıb, 39).

Nasıl Müslüman Olunur?

Müslüman Olmak İçin Ne Yapılır,Nasıl Müslüman Olunur?

Müslümanlık büyük bir şereftir. Kimisi anne babasının müslümanlığından dolayı müslüman olur. Kimisi de sonradan müslüman olur. Önemli olan bu dine girip Allah'a ve emirlerine inanarak, ebedi hayata hazırlanmaktan ibarettir.

Müslüman olmak için, Allah'ın bir ve tek olduğuna inanmak, Onun yarattığı meleklerine inanmak, Onun indirdiği kitaplara inanmak, Dini tebliğ etmek için gönderdiği peygamberlere inanmak, ölümden sonra tekrar dirileceğimize ve hesap vereceğimize inanmak, Kaza ve Kader'in Allah'ın dilemesiyle olduğuna inanmak ilk şartlardır. Bunlara imanın şartı diyoruz. Bunlara inanmak farzdır.

İman ettiğini (yani inandığını) kalp ile tasdik dil ile tekrar etmek gerekir. Kalp ile tasdik demek, Yukarıda sayılan imanın şartları'na kesin olarak kalben inanmak, şüphe duymamaktır. Dil ile tekrar ise Kelime-i Şahadet'tir.
Eğer İmanın Şartlarına kalben inanıp, Kelime-i Şahadet'i de söylerseniz, İnşallah Müslüman oldunuz demektir.
şahadet nasil müslüman olunur

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre Müslüman:

“İslam dininden olan kimse, Muhammedî, Müslim, Müselman, mümin, İslam dininin kurallarını yerine getiren kimse, Doğru, haktan ayrılmaz kimse” olarak belirtilmektedir. Burada dikkat çeken şey Hristiyanlık dinine bağlı olanların Hristiyan, Yahudilik dinine bağlı olanların Yahudi şeklinde adlandırılmasına mukabil İslam dinine bağlı olanların Müslüman olarak adlandırılmasıdır. Bazı kişilerMüslüman bir anne babadan doğarak Müslüman olurlar kimileri de sonradan Müslüman olurlar.

İslam da kelime anlamı olarak tabi olmak, bağlı olmak anlamlarına gelir. Dolayısıyla bütün bunları tek bir potada erittiğimizde ortaya çıkan anlam, İslam dininin kurallarına kayıtsız ve şartsız inanan herkesin Müslüman olarak değerlendirilmesidir. Peki İslam dininin kuralları nelerdir?

Dinin ilk kaynağı Kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim Allah tarafından İslam Peygamberi Hz. Muhammet’e indirilmiş, içinde emirler, yasaklar, tavsiyeler ve ibretler bulunan bir kitaptır. Müslüman olmanın ilk şartı bu kitapta bahsedilen her şeye inanmakla başlar. Uygulama ise işin imani boyutu değil takva boyutudur. Mesela Kuran’da namaz kılmak emredilmiştir. Namazın Allah’ın emri olduğuna inanmak Müslüman olmanın bir şartıdır. Ancak Namaz kılmamak ayrı bir durum olup Müslüman olmanın şartı sayılmaz. Buradan yola çıkarak İslam dinine girmek için en temel şartlar İmanın şartları olarak nitelendirilmiştir ve altı tanedir. Bunlar

Allah’a iman. (Allah’a zati ve subuti tüm sıfatları ile birlikte iman etmek. Mesela Allah’ın yaratıcı olduğuna iman etmek ya da Allah’ın rızık verici olduğuna iman etmek)
Peygamberlere iman (Kuran’da 25 peygamberden bahsedilse de sayısının çok daha fazla olduğu bildirilmiştir. Bu peygamberlerin hem kendilerine hem de getirdiklerine iman etmek gerekmektedir.)
Meleklere iman (Meleklerden Kuran’da birçok yerde bahsedilmektedir. Nurdan yaratılmışlar ve Allah’ın verdiği vazifeleri yapmaktadırlar.)

Kitaplara iman(Hz Davut’a Zebur, Hz Musa’ya Tevrat, Hz. İsa’ya İncil ve Hz Muhammed’e Kuran-ı Kerim indirilmiştir. İslam inancına göre Kuran haricindeki tüm kitaplar tahrif edilmiş olmasına rağmen ilk indirildikleri şekillerine inanmak İslam’ın gereğidir.)
Kaza ve Kaderin Allahtan geldiğine iman( Yine Kur’an da birçok yerde kaza ve kaderden ayrıca bunların Allah’ın elinde olduğundan bahsedilir. Başımıza gelmiş yada gelecek tüm olayların Allah’ın yaratmasıyla olduğuna ve Allah’ın taktirinde olduğuna iman etmek İslam’ın gereğidir.)
Öldükten sonra dirilmeye iman (İslam dini ölüm sonrası başka bir hayatın varlığına ve dünyada yapılan iyi ya da kötü amellerin mükafat yada cezasının ahirette çekileceğine inanmayı gerektirir)

Bu altı şart kendi içinde de bazı şartlar taşımaktadır. Mesela Kitaplara iman kısmında Kuran-ı Kerime iman alt başlığı kendi içinde inanılması gereken bir çok şart taşır. Namaz, oruç, zekat, haccın farz olduğuna, cennet ve cehennemin varlığına, içkinin zinanın haram olduğuna iman etmek bu şartlardan bazılarıdır. Eğer yukarıda yazılanlara inandıysanız en son yapmanız gereken şey Kelime-i Şehadet getirmektir. Arapçasını dil ile söyleyerek ve anlamına kalp ile inanarak İslam’a girilir ve Müslüman olunur.

Kelime-i Şahadet:

"Eşhedüenlailaheillallah ve Eşhedüenne Muhammeden Abduhu ve Rusuluhu" 

Manası: Şehadet ederim ki Allahtan başka İlah yoktur ve yine şehadet ederim ki Hz. Muhammet Allah’ın kulu ve resulüdür.)

Müslüman Olmak İçin Ne Yapılır:

Müslüman olmak için özel bir törene, merasime gerek yoktur. Müslümanlığınızı gizleme konusunda, bulunduğunuz yere, oradaki insanların durumuna ve kendi psikolojinize göre değerlendirme yapmak lazım. Yani, etrafınızdan çok ciddi tepki alacaksanız, bu tepkiler size geri adım attıracaksa, size ve İslam’a karşı geniş çaplı ve olumsuz bir tahrike sebebiyet verecekse, ortam müsait oluncaya kadar Müslümanlığınızı gizlemenizde fayda vardır. Bu durumda ibadetlerinizi gizli gizli yaparsınız, okuyacağınız kitapları gizlice okursunuz, görüşeceğiniz insanlarla göze batmadan görüşürsünüz. Ancak, bahsettiğimiz riskler yoksa, Müslümanlığınızı açıktan yaşarsınız/yaşamalısınız. Tabi her hâlükarda bir kısım sıkıntılar çekeceksiniz. İnsan bela ve musibetlerle imtihan ola ola mukavemet sahibi olur.

Son Eklenen Yazılar:

AddThis Smart Layers