Sayfalar

Ne Aramıştınız?

13.11.2017

Çocuğa İsim Koyarken Nelere Dikkat Edilmeli?

Bu gün konumuz "bebeğe isim koyarken nelere dikkat edilmeli?" Bu konuda sizlerden yoğun bir şekilde soru aldık,bu sorulardan bazıları;isim koyarken hangi harflere dikkat edilmeli?,çocuğa isim koyarken dikkat edilmesi gerekenler?,isim koyarken dikkat edilmesi gereken harfler,bebeğimize isim koyarken nelere dikkat etmeliyiz?,isim koyarken kuranda geçmesi şart mı?..şeklinde sorulmuş sorulardı.Tüm bu soruların cevaplarını aşağıda sizler için paylaştık.
bebeğimize isim koyarken nelere dikkat etmeliyiz
Bebeğe İsim Koyarken Dikkat Edilmesi Gerekenler!
İsimler, insan davranışları üzerindeki etkisi vardır. Bu sebeple isimlerin güzel olmasına dikkat etmek gerekir. Hz. Peygamber (a.s.) de isimlerin güzelliği üzerinde ısrarla durmuştur. Cahiliye devrinden kalma kötü isimleri değiştirmiştir

Cahiliye döneminde çocuklara isim verme Arap geleneklerine göre yapılıyordu. Bazı ailelerin çocuklarına, kurt anlamına gelen Zi’b veya Aslan anlamına gelen Esed gibi hayvan isimlerini verilirdi. 
Araplar arasında sertliği ifade eden Sahr (Kaya) veya Hacer (Taş) gibi isimler de yaygındır. Ayrıca putların isimlerinin önüne; kul manasına gelen “Abd” kelimesini getirmek suretiyle “Abdüluzza” (Uzza’nın kulu) veya Abdülmenât (Menat’ın Kulu) gibi isimleri çocuklarına verdikleri bilinmektedir.
Yeni doğan çocuğa kısa bir süre içinde güzel bir isim koymak anne ve babaların en önemli görevlerindendir. Çocuğa konulan isim hem bu dünyada hem de ahirette geçerlidir. Rasulullah (sav) sadece çocukların değil, büyük insanların ismiyle dahi ilgilenmiştir. Kötü bulduğu bazı isimleri değiştirme yoluna gitmiştir. Yine konulması gereken güzel isimler hakkında bilgiler vermiş, zaman zaman bizzat kendileri çocuklara isimler vermiştir.

Rasulullah (sav) güzel isim koymanın önemini şöyle açıklıyor:
“Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel yapın.” (Ebu Davud, Edeb 69)

Bu çağırma işlemini Allah'ın görevlendirdiği bir melek Allah'ın izniyle yapacaktır. Hiç kimse kıyamet günü Allah (c.c.)’ın hoşlanmayacağı isimle O’nun karşısına çıkmak istemez. Öyleyse kötü olan isimlerin çocuklara verilmemesi gerekir.

Rasulullah (sav)’ın isim konusundaki hassasiyetini daha iyi anlamak için şu hadis-i şerifi de görmek lazım. Yahya bin Said (r.a.) anlatıyor:

Hz. Peygamber (sav) bol sütlü bir deve hakkında:
“Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki, Rasulullah (sav) adama:

“İsmin ne?” diye sordu. Adam:

“Mürre (acı)” diyince ona “Otur!..” dedi. Hz. Peygamber (sav) tekrar:

“Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı, ben sağacağım diyecekti. Hz. Peygamber (sav) ona da:

“İsmin ne?” diye sordu. Adam:

“Harb” diyince, ona da: “Otur!” dedi. Rasulullah (sav):

"Bu deveyi bize kim sağacak?” diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. O da

“Ya’iş” (yaşıyor) cevabını alınca ona,

“Sen sağ” dedi. (Muvatta, İsti’zan 24)

Allahü Azimüsşan’ın has isimleri olan Allah ve Rahman isimleri, kullara isim olarak verilmez. Sadece Abdullah ve Abdurrahman şeklinde verilir. Ancak sıfatları isim olarak verilebilir. Mesela; Kerim, Halim, Kadir, gibi kelimeleri insanlara isim olarak vermek caizdir. Ancak bu isimlerin başına bir (Abd) kelimesi ilave ederek söylemek ise pek güzel bir dikkattir. Zira (Abd) kelimesini ilave ederek söylediğiniz takdirde Kerim’i Abdülkerim olarak söylersiniz. Bu takdirde Kerim’in kulu demiş olacağınızdan mana pek güzel bir şekil alır.

Nitekim Aziz isminin başına da bir (Abd) kelimesi ilave ederek, söylediğinizde azizin kulu manasına Abdülaziz demiş olursunuz. Mecburi olmasa da güzel bir hassasiyet olur.

İslam alimlerinin bildirdiğine göre, Zat-ı Akdesin Allah lafza-i celal gibi Rahman isimi de başkaları için kullanılmayan ism-i hastır. (Taberi, 1/130)

Yine Taberi’nin belirttiğine, göre, Rabbimiz; insanlara “Allah, Rahman, Halık” gibi isimlerle isimlendirmelerini yasaklamıştır. Buna mukabil, “rahim, semi, basir, kerim” gibi isimlerle isimlenmelerine cevaz vermiştir. (Taberi, 1/132)

Buna göre, genel ilke olarak denilebilir ki, Allah’a mahsus bir vasfı ifade den isim ve sıfatlarla isimlenmek caiz değildir. Örneğin: “Halık, Samed, Bâki, Ebedî, Ezelî, Sermedi, Rezzak, Mütekebbir, Evvel, Âhir, Zahir, Batın, Allamu’l-ğuyub” gibi isim ve sıfatları kullanmak doğru değildir.

Rasulullah (sav)’ın açıklamalarına göre en güzel isim olarak adlandırılanlardan bazıları şunlardır: Erkek ismi olarak, Abdullah, Abdurrahman, Muhammed,peygamberlerin isimleri, Hasan, Hüseyin ve diğer İslam büyüklerinin isimleri tavsiye edilen isimlerdir. Kız isimleri olarak da, Aişe (Ayşe), Fatıma, Zeyneb, Hatice, Cemile, Zehra… gibi isimler güzeldir.


En güzel isimler, muhakakkak ki, Allah'ın (celle celâluhu) en çok sevdiği isimlerdir. Abdullah ve Abdurrahman isimleri, kişiye hem kulluğunu hatırlatıyor hem de Rabbisini en câmi isimleriyle tanıtıyor: Lafza-i Celal, Cenâb-ı Hakk'ın İsm-i zatîsi olup diğer bütün isim ve sıfatları câmidir. Rahmân da Cenâb-ı Hakk'ın cemalî isimlerindendir. Dolayısıyla Abdurrahman ismi, kula şükran ve minnettarlık vazifelerini hatırlatarak, kulluğa teşvik ve telkin eder.

Ebu Vehb el-Cüşemî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Peygamberlerin isimleriyle isimlenin. Allah'ın çok sevdiği isimler Abdullah, Abdurrâhman'dır. En sâdık olanları da Hâris ve Hemmâm isimleridir. En çirkinleri de Harb ve Mürre isimleridir." Ebu Dâvud, Edeb 69

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah katında en düşük (ahna') isim Melikü'l-emlâk (mülklerin mâliki) ismidir. Allah'tan başka Mâlik yoktur."
Süfyân merhum dedi ki: Şâhân Şâh bunun örneğidir.Ahmed İbnu Hanbel merhûm dedi ki: "Ebu Amr merhum'a, ahna' ne demek diye sordum, bana "en düşük" diye cevap verdi.” Buhârî, Edeb 114

Müslim'in bir diğer rivayetinde şöyle buyrulmuştur: "Kıyamet günü, Allah'ın en ziyade kızacağı en kötü kimse, adı Melikü'l-emlâk (Şehinşâh) olan kimsedir. Allah'tan başka Mâlik yoktur."

Meliku'l-emlâk, bütün mülklerin sâhibi mânasına gelir. Mülklerin gerçek sâhibi Allah olması sebebiyle bu tâbir ancak Allah hakkında kullanılabilir ve insan hakkında kullanılması tevhid inancı taşıyan insanların Rablerine karşı takınmaları gereken edebe yakışmaz.

Allah’ın isimlerinden biri de malikül mülk tür yani mülkün gerçek sahibi Allah’ır. Bu yüzden bu tür isimleri insanlar için kullanmak da yasaklanmıştır. Yine “Samed” ismini de insanlar için kullanımının yanlış olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü “Samed” herşeyin kendisine muhtaç olduğu fakat kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığı anlmı taşır . Bu özellik ise Allah'a mahsustur ve insan ismi olarak kullanmak doğru değildir.

Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ya'la, Bereket, Eflah, Yesâr, Nâfi ve benzeri isimlerin kullanılmasını yasaklamayı arzu etmişti. Sonra onun bu mevzuda sükut ettiğini gördüm. Sonra da yasaklamadan vefat etti."
Görüldüğü üzere, zihinde hoş olmayan mânalar hasıl edecek olan isimleri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yasaklamış veya yasaklama arzusunu izhar etmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu davranışı, o isimleri koymayı önceden haram kılınarak istemiş olduğu halde sonradan vazgeçtiğini gösterir. Bu ise, kerâhet-i tenzîhiye ifâde eder, haram değil. Nevevî, kerahetin bu dört isme mahsus olmayıp, kıyasla benzer mânalar taşıyan başka isimlere de şâmil olduğunu gösterir.

Bunun gibi bazen insanlar isimler Kur’an dan olsun diye bazı zorlamalara başvururlar. Çocuğa isim verirken Kur’anda geçen her kelimenin isim olarak kullanılması da doğru değildir. Örneğin Aleyna (üstümüzde) , Kezban (Yalancı) vb Kur’anda geçen kelimelerdir. Bu kelimelerin de isim olarak Kur’anda geçiyor diye kullanmak doğru değildir.
Mahşerde her çocuk, konan ismiyle çağrılacaktır. Şayet çocuğun ismi kötü manaya gelen gayri müslim ismi ise, mahşer halkı önünde isminden dolayı utanan çocuk,

'Allah beni doğuştan Müslüman olarak dünyaya gönderdi, sen neden bana kötü manaya gelen ismi koydun?' diye isim koyandan davacı olacaktır. İsmin manasının böylesine ehemmiyetinden dolayıdır ki, Peygamber'imiz (sav) kötü manaya gelen yabancı isimleri iyi manaya gelen Müslüman isimleriyle değiştirme örnekleri vermiştir. Mesela (Uzza putun kulu) manasına gelen (abdu'l-uzza)'yı, Allah'ın kulu manasına gelen (Abdullah) ile değiştirmiştir. Ateş parçası manasına gelen (cemre)'yi de güzel kız manasına gelen (cemile) ile, Harp ismini de Hasan'la düzeltmiştir. Demek ki, Müslüman isminden maksat, mananın kötü olmamasıdır.

Bununla beraber bazen isimlerde mana açık da olmayabiliyor. (Aleyna) gibi. Son zamanlarda çok rastladığımız bu (Aleyna)'nın ne manaya geldiğini pek bilemiyoruz. Çünkü, Kur'an'da geçen (aleyna) isim değildir. Sadece yer aldığı cümlenin içinde (üzerimize) manasına gelmektedir:
- (Vema aleyna) bizim üzerimize, (illel'belağ) tebliğden başka bir görev yoktur, manasına gelebilen (bizim üzerimize)'yi, cümle içindeki yerinden çekip birine isim olarak verdiğinizde, ne manaya geldiğini anlamak zorlaşmaktadır. Belki de Yasin'deki bu (aleyna)'yı isim olarak seçenler, (bu çocuk bizim üzerimize Allah'ın bir ihsanıdır) demek istemekteler.

Bir de kızlarımıza verilen Kezban ismi vardır ki, zannederim yanlış anlaşılan isimlerden biri de budur. Kezban'ı hep yalancı manasına anlayanlar, Kur'an'daki (tükezziban) ile karıştırmışlardır. Çoğu kimseler Farsçadaki (ev hanımı) manasına gelen (Kedban)'dan alınma Kezban'ı, Arapçadaki 'yalanlayan' manasına gelen tükezziban'dan alınma sanarak bu isimden hep ürkmüşlerdir.

Bununla baraber iyi bir anlamı olmasına rağmen yanlış anlaşılacak isimler koymamaya dikkat etmenin faydalı olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle kız çocukları için, Büşra, Beyza, Selma, Esma, Ahsen, Rabia, Saliha, Salime, Adile v.b isimler gibi kolay seslendirilen, yanlış yazma ve yanlış söyleme ihtimali olmayan tek isimler tercih edilebilir.

Çocuğun isminin güzel olması bir fazilet olsa da ahirette özel muameleye tabi tutulacağı söylenemez. Çünkü ahirette insanın göreceği muamele onun ameline göre olacaktır.

Ebeveynler yavrularına karşı ilk görevlerini yerine getirirken, gayri müslim kimliğini çağrıştıran yabancı isim koymaktan kaçınmalı ki, mahşerde koydukları isimlerle çağrılan çocuklarının şikayetine muhatap olmasınlar. Bu konuda elbette bizim gibi düşünmeyenler de olabilir: "Tercih size aittir, kim neye layıksa onu bulur." demekten başka sözümüz olamaz onlara da.


Devamını Oku »

5.11.2017

Firavun Kelime Anlami-Firavun Nedir?

Bu günkü konumuz Firavun.Bu konuda sizlerden bir çok soru aldık.Bu sorulardan bazıları;firavun ünvanının anlamı nedir?,firavunun hayatı,firavun ne demek eski mısır'da,firavun kelime anlamı nedir?,firavunun hayatı kısaca, firavun kimdir nasıl ölmüştür?,kuranda geçen firavun kimdir?.. şeklinde sorulmuş sorulardı.Sormuş olduğunuz tüm bu soruların cevaplarını aşağıda sizler için paylaştık.
firavun ünvanının anlamı nedir
 Firavunun Hayatı
Firavun Eski Mısır krallarına (aynı zamanda tanrı konumundadırlar) verilen isim. Alm. Pharao (m), Fr. Pharaon(m), İng. Pharaoh.
Eski Mısır hükümdarlarına verilen isim. Mısır’a hakim olan 26 firavun sülalesi vardır. Her sülalede çeşitli firavunlar asırlarca hükümdarlık etti. Çoğu insanları kendilerine taptırdı.

Firavun kelimesi, Eski Mısır dilinde "bü­yük ev" anlamındaki per'aodan (per'aâ) gelmektedir. Akkadca"ya pir'u, İbrânîce'ye par'o (far'o) şeklinde geçen kelime Tevrat'ın Yunanca tercümesinde faraö olarak karşılanmıştır; günümüz Batı dil­lerinde ise pharaoh (İng., pharaon Fr.ı ve pharo (Alm) şeklinde kullanılmakta­dır. Rr'avn (çoğulu ferâine) kelimesinin Arapça'ya İbrânîce'den veya Süryânîceden geçtiği ileri sürülmektedir.
Firavun olmak için anne tarafından soylu kan taşımanın daha önemli olduğuna inanılıyor: halktan kimi erkekler tam kan soylu bir kadınla evlenerek tahta çıkabilmişlerdir. Firavunların kutsal ve gizemli kabul edilen bir çok adları vardır. Bunların sonuncusunu tahta çıktıkları zaman alıyorlardı ve genellikle bu ad, o firavunun izleyeceği politikanın bir habercisi olarak görülüyordu. Mesela savaş tanrısı Mantu'nun adını kullanarak Mantuhotep (Mantu hoştur) ismini alan bir firavun askeri seferler yapacağını ilan etmiş oluyordu. 

Eski Mısır'da Firavunlar ölene dek idarede kalıyorlardı. Bilinen en uzun iktidar 92 yılla eski krallıktaki son hukumdar Pepi II Neferkare ye aittir. Uzun süre tahtta kalabilmek için her 30 yılda bir sihirli bir tören olan hebset gençleşme festivali yapılıyordu. Firavun öldüğü zaman cesedi mumyalanıyor, 70 günlük yastan sonra dirilince kullanmak üzere topladığı mallarla birlikte bir lahite konuluyor ve mezar kapatılıyordu.


Eski Mısır'da hükümdarlara verilen addır. Tevrat, İncil ve Kuran'da geçen hikayelerin ve bahsedilen Firavun'un Ramses-II olduğu öne sürülse de henüz kanıtlanamamıştır. Firavunlar hakkında söylenenlerin en doğrusunu Allah bilir. Kur'an'da bildirdiğine göre zulüm ehli (zalim) insanlar olmuşlardır ve bu yüzden Tanrı tarafından cezalandırılmıştır. Firavunlar
Eski Mısır'da yarı tanrı yarı insan kabul edilirdi. Her firavunun bir tanrı ile ilişkisi vardı. 


Örnek: Ramses (Ra), Akhenaton (Aton). Devletin ekonomik olarak güçlü olduğu dönemlerde firavunlar kendi adlarına tapınaklar, sunaklar, heykeller yaptırmışlardır. Öldüklerinde ise
firavunlar vadisi adı verilen bir yere gömülmüşlerdir.

Mısır'daki eski imparatorluk dönemin­den (yaklaşık m.ö. 2400] itibaren rastla­nan bu kelime aslında krallık sarayını ve orada oturanları ifade ediyordu. sülâle dönemi ortalarına kadar firavun Mısır kralının lakabı ola­rak değil "saray" anlamında kullanılmış­tır. Per'ao kelimesinin "kral" anlamında kullanılışına ise milâttan ön­ce 1370'lere doğru yazılan metinlerde rastlanmaktadır. XXII. sülâleden önce, kralın adı zikredilmeksizin kullanılan bu kelime söz konusu sülâle dönemi (m.ö. 950-730) metinlerinde kralın adının ba­şında bir unvan olarak yer alır.

Eski Mısır İnancında firavun hem kral hem de tanrının oğlu ve dolayısıyla tan­rıdır. Eski Mısır mitolojisine göre yeryü­zünün ilk kralı yer tanrısı Geb (Jeb) idi. Ondan sonra oğlu Oziris Mısır ülkesini idare etmiş. Oziris'in öldürülmesi üzerine krallık onun oğlu olan gök tanrısı Horus'a geçmiştir. Başlangıçta firavunlar, Mısır'ın hükümdarı olan Delta bölgesi tanrısı Oziris'ten geldiklerine İnanmak­ta iken daha sonra Horus firavunların kendisinden geldikleri tanrı niteliğini ka­zanmış ve firavunlar Horus'un yeryüzün­deki temsilcileri sayılmıştır. III. binli yılla­rın başlangıcında Güney Kralı Menes Delta'yı da idaresi altına almış ve Menes'ten başlamak üzere firavunlar Tanrı Horus'un tecessüm etmiş şekli olarak kabul edil­miştir. Bu İnanca göre, ölen her firavun Tanrı Oziris'le özdeşleşmekte ve yeni bir hayata başlamakta, halefi olan firavun ise Horus'un himayesine girmektedir.

V. hanedan dönemine kadar (m.ö. 2600-2500) Horus'un oğlu olarak Mısır'ı yöne­ten firavunlar bu hanedan döneminde Tanrı Re'nin ön plana çıkmasıyla birlik­te Re'nin oğlu ve yeryüzündeki temsilci­si olarak ilân edilmişlerdir. O zamana kadar firavunların Horus'tan geldikleri kabul edilirken buna bir de "Re'nin oğ­lu" unvanı eklenmiştir. Yine bu dönem­de, ölen firavunların ölüler diyarının tan­rısı Oziris'in yanında kalacağı inancı terkedilmiş, tanrı Re'nin, oğlu firavunu ölü­ler diyarından kurtardığı kabul edilmiş­tir. Buna göre ölen firavunlar Duafa (yer aitı dünyası) indikten ve orada geçici bir süre kaldıktan sonra Re tarafından kur­tarılmakta, güneş diskiyle kaynaşarak ölümsüzlüğe erişen firavun, Re'nin gece ve gündüz devam eden yolculuğuna ka­tılmaktadır. VI. hanedan döneminde fi­ravunun Öldükten sonra Tanrı Re'ye ka­vuştuğu ve tanrının gemisinde gökte do­laştığı kabul edilmiştir.

Orta imparatorluk döneminde (m.ö. 2080-1785) XII. hanedanla birlikte ön pla­na çıkan Tanrı Amon Re ile özdeşleştirilmiş ve AmonRe şeklini almıştır. V. ha­nedandan itibaren firavunların Tanrı Re'den geldikleri, onun oğlu oldukları ka­bul edildiği gibi bundan böyle AmonRe'nin firavunların kutsal babası oldu­ğu öne sürülmüştür. XVIII. hanedan dö­neminde firavunların Tanrı Amon'un yer­yüzündeki "ka"sı (ikinci ben) olduğu, onun izniyle yönetime geldiği, bütün işlerinde firavunları yönlendiren yüce tanrı ve fi­ravunların gerçek babası olduğu kabul edilmiştir.

Yeni imparatorluk dönemine ait me­tin ve tasvirler ise AmonRe'nin, tahtın meşru vârisini meydana getirmek üze­re kraliçe ile birleşmek için firavun şek­lini aldığını ayrıntılı bir şekilde göstermektedir. Bundan dolayı doğan çocu­ğun damarlarında ulûhiyyet kanının do­laştığına inanılıyor ve bu kanın saflığını korumak için firavunun kendi kız kar­deşiyle evliliği oldukça sık uygulanıyor­du. Firavunların kız kardeşleriyle evlen­melerinin bir başka sebebi de Tanrı Geb (yer) ile Tanrıça Nout'un (gök) çocukları olan Osiris ve İsis'in mitolojik evlilikleri­ni taklit etmekti.

Eski Mısır inancında firavun, yeryü­zündeki düzenin muhafaza ve devamın­dan sorumlu olduğu gibi dinî hayatın da en önemli ve yetkili kişisiydi. Ülkenin bü­tün mâbedlerinde ibadet onun adına ya­pılıyordu. Bütün Mısır onundu ve idarî, adlî, askeri ve dinî yetkiler onun elindey­di. Gerektiğinde yetkilerinin bir kısmını vezirlere bırakıyordu. İnanışa göre fira­vun Öldüğünde babası Tanrı Re'ye yük­seliyor, güneş kayığında ona refakat ediyordu. Daha tahta çıkışıyla yapımına baş­lanan krallık mezarı ise duruma göre ol­dukça büyük boyutlara ulaşabiliyordu.

Ahd-i Atîk'te, ilki Hz. İbrahim'in eşi Sâre ile birlikte Mısır'a gidişi sebebiyle olmak üzere otuz dokuz yerde sadece firavun unvanı zikredilmek­te, iki yerde de firavun unvanı kralın adıyla birlikte yer almaktadır ki bun­lar XXVI. sülâleye mensup Firavun Neko (m.ö. 609-593 (11. Krallar, 23/29; Yeremya, 46/21)) ve Firavun Hofra'dır (m.ö. 588-569 (Yeremya, 44/30)). Mısır krallarından dördü ise firavun unvanı olmaksızın sa­dece isimleriyle zikredilmektedir.

1- Şişak. Mısır dilinde "Şeşonk" diye adlan­dırılan bu firavun XXII. sülâlenin ilk fi­ravunudur ve milâttan önce 945-924 yıl­ları arasında hüküm sürmüştür. Hz. Sü­leyman'a karşı çıkan Yeroboam ona sı­ğınmış, o da Filistin'i işgal etmiştir.

2- Ha­beş Zerah. Yahuda (Yuda) Kralı Asâ'ya karşı savaşmış ve yenilmiştir. Zerahın, XXII. sülâle fira­vunlarından Şişak'ın halefi Osorkon 1 (m.ö. 924-895) olduğu ileri sürülmekte­dir.

3- İsrail Kralı Hoşea'nın çağdaşı olan Mısır kralı veya Mısır ordusu baş­kumandanıdır. Eski Mı­sır dilinde "Sib'e" olarak zikredilir.

4- Tirhaka. Eski Mısır dilinde "Taharka" ola­rak geçer. Habeş sülâlesi de denilen XXV, sülâlenin üçüncü ve son kralıdır.


Ahd-i Atîk'te firavun unvanı ilk defa, Hz. İbrahim'in karşılaştığı Mısır kralı için kullanılmaktadır. Ken'ân diyarında kıtlık olunca Hz. İbrahim eşi Sâre ile birlikte Mısır'a gider. Firavun Hz. İbrahim'in eşi Sâre'ye göz koyar ve onu sarayına aldırır; fakat başına felâketler gelince Sâre'yi tekrar Hz. İbrahim'e tes­lim eder. Hz. İbrahim'in Mısır'a ne zaman gittiği ve mu­hatap olduğu firavunun Mısır kralların­dan hangisi olduğu bilinmemektedir.

Hz. Yûsuf'un yaşadığı dönemdeki fi­ravuna gelince, eğer İsrâiloğullarf nın Hz. Mûsâ önderliğinde Mısır'dan çıkışları mi­lâttan önce 1225'te tahta geçen Menephtah'ın (Memeptah) saltanatının ilk yıllarında olmuşsa, Ahd-i Atîk'e göre İsrâiloğullan Mısır'da 430 yıl kaldıklarına göre (Çıkış, 12/40) onların Mısır'a gelişi milâttan önce 1655 yıllarında olmalıdır ki o dönemde Mısır'a Hiksoslar hâkimdi. Bu takdirde Hz. Yûsuf Hiksoslar'a mensup bir kralın saltanatında Mısır'a gelmiş ve orada kraldan sonra­ki en önemli mevkiye yükselmiştir. Ancak gerek Hz. Yûsuf'u Mı­sır'da yüksek mevkiye getiren, gerekse İsrâiloğullan'na baskı uygulayan ve Mı­sır'dan çıkışları sırasında iş başında olan firavunları isim veya dönem açısından tayin etmek güçtür.

Milâttan önce 1570'te iş başına geçen XVIII. sülâle ile birlikte Hiksoslar döne­mi sona erer ve yeni imparatorluk dö­nemi başlar. "Mısır üzerine Yûsuf'u bil­meyen yeni bir kral" çıkınca (Çıkış, 1/8) İsrâiloğulları baskı, zulüm ve sıkıntıla­ra mâruz kalırlar. Firavun İçin Pitom ve Ramses ambar şehirleri inşa edilir. Bu iki şehrin II. Ramses tarafından yaptırıldığı ileri sürülmektedir. Eğer bu bilgi doğru ise o takdirde İsrâiloğulları'na baskı uygulayan ve Hz. Mûsâ dün­yaya geldiğinde tahtta bulunan Mısır Kralı II. Ramses'tir. Ancak İsrâiloğullan'na karşı baskının II. Ramses'in babası I. Seti döneminde başladığı da kabul edil­mektedir. 
Ahd-i Atîk bu firavunun, İsrâiloğulları'na baskı uygulaması yanın­da erkek çocuklarının öldürülüp kız ço­cuklarının sağ bırakılmasını, daha sonra da erkek çocuklarının ırmağa atılmasını emrettiğini bildirir (Çıkış, 1/15-22). Bu firavun tarafından sarayda büyütülen Hz. Müsâ kırk yıl sarayda yaşar. Medyen'deki kırk yıllık ika­metinden sonra geri döndüğünde önceki kral ölmüş, ye­ni bir kral tahta geçmiştir (Çıkış, 2/23). Ahd-i Atîk, Hz. Musa'nın mücadele etti­ği firavun ile daha önce İsrâiloğulları'na zulmeden firavunun farklı kişiler oldu­ğunu belirtmektedir. Bu firavunun II. Ramses'in oğlu Menephtah olması muh­temeldir. Ancak İsrâiloğullan'nın Hz. Mû­sâ önderliğinde Mısır'dan çıkışlarıyla il­gili farklı tarihler verilmektedir. 
Hz. Mû­sâ, İsrail'in Allah'ı (Yehova) adına İsrâiloğullan'nı salıvermesini istediğinde fira­vun, "Yehova kimdir ki İsrail'i salıvermek için onun sözünü dinleyeyim? Yehova'yi tanımam ve İsrail'i de salıvermem" (Çı­kış, 5/2) diyerek Musa'nın isteğini red­deder; Tanrı onun yüreğini katılaştırdığı için İsrâiloğullan'nı bırakmaz. Ancak bu tutumu yüzünden çeşitli musibetler zuhur edince onları serbest bırakmak zorunda kalır; fakat daha sonra İsrâiloğullan'nın peşine düşer ve denizde or­dusuyla birlikte boğulur.

Ahd-i Atîk'te Hz. Davud'un çağdaşı ve Hz. Süleyman'ın ka­yınpederi (1. Krallar, 3/1) olan firavunlar­dan da bahsedilmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'de firavun kelimesi sa­dece Hz. Mûsâ dönemindeki Mısır kra­lını ifade etmekte olup Yûsuf devrinde­ki kral için "rab" ve "melik" kelimeleri kullanılmaktadır(Yûsuf 12/41-43, 50). Kur'an'da yetmiş dört yerde geçen Fi­ravun Hz. Musa'nın karşısında yer alan, büyüklük taslayan, böbürlenen, ilâhlık iddiasında bulunacak kadar kendini be­ğenen, Musa'nın tanrısına ulaşmak için kuleler yaptıracak kadar taşkınlık gös­teren, halkını küçümseyip zayıfları ezen, gerçeklere sırt çeviren bir kral olarak tasvir edilmektedir. 

Çeşitli âyetlerin, Firavun'u fert olarak ele almaktan çok onu erkânıyla birlikte zikretmesi dikkat çekicidir. Birçok âyette Firavun'un aile­si (âl-i Fir'avn). avenesi (mele'), kavmi ve askerleriyle (cünûd) birlikte anılması onun tek bir kişi olmaktan ziyade bir sembol olarak takdim edildiğini göster­mektedir. Mûsâ insanlık tarihinde hak, adalet ve sağ duyuyu temsil eden nü­büvvet zincirinin bir halkasını oluştu­rurken Firavun, Kârûn, Hâmân ve taraf­tarları bunun karşısında yer alan bir zih­niyeti temsil etmektedirler. 
Bu anlayı­şın daha önceki temsilcileri Nûh, Âd, Se-mûd ve Lût kavimleri, Eykeliler, Res as­habı ve Tübba" milletidir(Bk. Al-i İmrân 3/11; Enfâl 8/52-54; Furkân 25/ 38; Sâd 38/12-13; Kâf 50/12). Hz. Musâ'nın tebliği sadece Flravun'a değil onun etrafında bulunan kişilere de yönelik ol­muştur. Kur'an, bunların zaman zaman Firavun'u Mûsâ ve ashabına karşı kışkırttıklarını haber vermekte(A'râf 7/127), bunların kötü akıbetlerini örnek olarak göstermektedir.(Enfâl 8/52, 54)

Allah'ın elçisini dinlememesi, ona kar­şı gelmesi sebebiyle Firavun ve ailesi yıl­larca kıtlık ve ürün azlığıyla imtihan edil­miş(A'râf 7/130), üzerlerine tufan, çekirge, haşerat kurbağalar ve kan gön­derilmiştir(A'râf 7/133). Firavun ve kavminin yaptıkları ve yükselttikleri şey­ler yıkılmış(A'râf 7/137), Firavun ve beraberindekiler denizde boğulmuştur(Bakara 2/50; A'râf 7/136; En­fâl 8/54). Firavun boğulmak üzere iken iman etmiş, fakat imanı kabul edilme­miştir(Yûnus 10/90). Onun cesedi da­ha sonra gelenlere bir ibret olmak üze­re saklanmıştır(Yûnus 10/92). Mısır'da firavunların cesetleri mumyalanmak su­retiyle muhafaza edilmekte İdi. 
Âyetten denizde boğulan bu Firavun'un cesedi­nin mumyalanmadan, bir mucize eseri korunmuş olduğu anlaşılmaktadır. Nite­kim Cebelein mevkiinde, mumyalanma­dığı halde hiç bozulmamış bir ceset bu­lunmuştur. British Museum'da muhafa­za edilen bu cesedin en az 3000 yıllık ol­duğu tesbit edilmiştir. Hz. Musa'yı evlâtlık olarak alan Flravun'un karısı ise iman etmiştir.(Kasas 28/9; et-Tahrîm66/11)

Hadislerde Flravun'dan, eşi Âsiye'nin üstün bir kadın oluşu ve ayrıca Medine yahudilerinin, âşûrâ gününü Mûsâ ile İsrâiloğullan'nın Firavun'dan kurtulduk­ları gün olarak kabul etmeleri sebebiyle bahsedilmektedir.

Tarih, tefsir ve kısası enbiyâ kitapla­rında özellikle Hz. Mûsâ dönemi firavunuyla ilgili pek çok rivayet yer almakta­dır. Bu rivayetlere göre firavun Amâlika krallarının unvanıdır. Hz. Yûsuf zamanında yaşayan firavunun adı Reyyân b. Velîd'dir. Bu firavun Yûsuf vasıtasıyla iman etmiştir. Reyyân'dan sonra yerine Kâbus b. Mus'ab geç­miş, fakat iman etmemiştir; Hz. Yûsuf onun saltanatı döneminde vefat etmiş­tir. Kabûs'un yerine geçen Ebü'l-Abbas b. Velîd firavunlar içinde en zalimi ve kat yüreklisidir. 
Hz. Musa'nın mücade­le ettiği firavun da budur. Rivayete göre bu firavun rüyasında, Beytülmakdis'ten çı­kan bir ateşin Mısırlıları ve evlerini yaktığını görmüş, müneccim ve rüya tabircilerinin yorumlan üzerine İsrâiloğulları'nın yeni doğan erkek çocuklarının öl­dürülmesini emretmiştir. Mûsâ ile Fira­vun arasındaki mücadelenin ayrıntılarıy­la anlatıldığı bu rivayetlere göre, Mûsâ önderliğindeki İsrâiloğulları denizi aştık­tan sonra Cebrail bir kısrak üzerinde Fi­ravun ordusunun önünden denizdeki yo­la girer; Firavun ve ordusu da onu ta­kip eder. Firavun boğulmak üzere iken. "Gerçekten İsrâiloğullan'nın inandığın­dan başka tann olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım" diyerek tövbe eder(Yûnus 10/90); ancak tövbesi ka­bul edilmez.

Flravun'un son nefesinde iman edişi­nin geçerli olup olmadığı hususunda ile­ri sürülen görüşleri üç grup halinde özet­lemek mümkündür. Birinci gruba göre Firavun'un imanı geçerlidir. Bu görüşü benimseyenler içinde Bâkıllânî ve Devvânî gibi bazı kelâm âlimleri varsa da asıl savunucusu Muhyiddin İbnü'l-Arabî ve onun ekolünü devam ettiren Kâşânî, Dâvûd-i Kayseri, Yâkub Han, Abdullah el-Bosnevî, Abdülganî en-Nablusî, Abdülmecid Sivâsî, Ahmet Avni Konuk gibi süfımeşrep âlim ve sarihler olmuştur. İbnü'l-Arabfnin eserlerinde bu hususta birbirine zıt ifadelere rastlanmaktadır. Meselâ el Fütûhâtü'IMekkiyye'de Fi­ravun ve Nemrûd ebedî cehennemlik­ler içinde sayılırken (I, 301-302) yine ay­nı eserde (II, 410) ve Fuşûşü'l-hikem'de onun hâlis bir imanla inandığı, "tâhir ve mutahhar" olarak ruhunun kabzedildiği İleri sürülmektedir. Bu görüşü desteklemek üzere Celâleddin ed-Devvânî, Ak­şehirli Hasan Fehmi Efendi ve İbnü'1 Vefâ Muslihuddin Mustafa tarafından müs­takil risaleler yazılmıştır. Bunların için­de Devvânî'nin Risale îî îmâni Fir'avn adlı eseri meşhurdur. 

Türkiye kütüpha­nelerinde birçok yazma nüshası bulunan risale, Yûnus sûresinin 90. âyetinin tefsiri niteliğin­dedir. Müellif burada, İbnü'I Arabî'nin söz konusu görüşü sebebiyle küfre düş­tüğünü ileri süren iddialarla karşılaştı­ğını, çok saygı duyduğu şeyhe dil uza­tanları red için bu risaleyi yazdığını kay­deder. 
Devvânî eserinde İslâm ulemâsı­nın Firavun'un imanı konusunda ihtilâ­fa düştüğünü, ancak onun imanının ge­çerli sayıldığım söyleyenlerin haklı oldu­ğunu kaydeder ve bu kanaatini aklî ve naklf delillerle İspat etmeye çalışır. Naklî delil olarak, Allah'ın rahmetinden ümit kesilemeyeceğini, O'nun tövbeleri kabul edici olduğunu, Firavun'un küfrüne açık­ça delâlet eden âyet bulunmadığını, ak­sine ikrarını ifade eden âyetin mevcut olduğunu(Yûnus 10/90) ve Hz. Peygamber'in, "lâ ilahe illallah" diyen herkesin cennete gireceğini müjdelediği hadisini göstermektedir. 
Fi­ravun'un imanı konusunda asıl delil ge­tirmesi gerekenlerin küfrünü İleri sü­renler olduğunu belirten Devvânî, dince makbul sayılmayan imanın {yeis imanı) kıyametin kopması anındaki iman oldu­ğunu söylemekte, şeyhine karşı çıkan­ların Allah'ın rahmetini daraltmaya ça­lıştıklarını ve ondan ümit kesmeye se­bep olduklarını ifade etmektedir.

İkinci görüş sahipleri, yeis halindeki imanı geçerli saymayan ve Flravun'un boğulması esnasındaki ikrarını da bu şekilde mütalaa eden âlimlerdir. Ali el-Kârî, Devvânî'nin söylediğinin aksine bu konunun ihtilaflı meselelerden olmadı­ğını, çünkü İbnü'l-Arabî dışında bütün ulemânın onun küfrü üzerinde ittifak ettiğini kaydetmektedir. 
Bu görüşü savunanların başında Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (vr. 3313}. Kurtubî (VIII, 378), Fahreddin er-Râzî (XVII, 154-155), Abdülvehhâb eş-Şa'rânî (I, 13) gibi âlimler gelmektedir. Bu konuda İznikli Kutbüddinzâde Muhammed. Ebüssuüd Efendi[188], İbn Ke­mal, Sıbt el-Mersafî, Muhammed b. Muhammed el-Gumrî ve Ali el-Kârî ta­rafından müstakil risaleler yazılmıştır. 
Bunlardan Sıbt el-Mersafî ile Ali el-Kâ-rî'nin risaleleri Celâleddin ed-Dewânî'nin konuyla ilgili risalesine reddiye ola­rak kaleme alınmıştır. Bu risaleler için­de en meşhuru, Ali el-Kârî'nin Ferrü'l-Wn nün müdde'î îmânı Fir'avn adlı eseri olup İstanbul (1294/1877) ve Kahire'de (1383/1964) basılmıştır. Müellif bu risalede, kendi ifadesine göre "Ki­tap, Sünnet ve ümmetin icmâına mu­halif görüşleri savunan" Celâleddin ed-Devvânî'nin ileri sürdüğü aklî ve naklî delilleri reddetmekte ve Firavun'un küfür üzere öldüğünü kanıtlamaya çalışmaktadır.

Üçüncü görüş sahipleri, Firavun'un imanı konusunda kesin bir hüküm ver­meyip onun mümin veya kâfir olarak Öl­düğüne açıkça delâlet eden bir nassın bulunmadığını ileri sürenlerdir. Bu âlim­lerin başında Fuşûş sarihlerinden Sof­yalı Bâlî Efendi gelmektedir. Bâlî Efen­di, İbnü'l-Arabî'nin el-Fütûhât'ta yer alan, "Ebedî cehennemlikler dört züm­redir; bunlardan biri Allah'a karşı kibir­lenen, nefsinde tanrılık iddia eden Fi­ravun ve Nemrûd gibilerdir" (I, 301-302) sözlerini ve Fusûş'ta onun durumunu Allah'a havale eden ifadeyi (ve'l-emru tî-hi ilailah) delil göstererek bu konuda İbnü'l-Arabî'nin ke­sin bir şey söylemediğini ileri sürmekte, ona atfedilen, "Firavun tâhir ve mutahhar olarak ölmüştür" sözünün iftira ve yaygın bir hata olduğunu, bunun şeyhin ruhaniyetinden feyiz alamamış sarihle­rin kelâmından kaynaklandığını belirt­mektedir. 
Son dönem Füsûs şarihlerinden Ahmet Avni Konuk ise Bâlî Efendi'nin bu iddiasına karşı çıka­rak onun beş madde halinde açıkladığı delilleri cevaplandırmakta ve Firavun'un imanının geçerli olduğunu vurgulamak­tadır. Ancak başta Kur'ân-ı Ke­rîm olmak üzere elde mevcut delillerden, ayrıca ana prensipler ve çeşitli âlimler tarafından ileri sürülen fikirlerden çıka­rılabilecek sön hüküm Firavun'un ima­nının sahih olmadığı yönündedir.

Devamını Oku »

1.11.2017

Büyük Hacet Duası

Bu günkü konumuz büyük hacet duası.Sizlerden gelen sorular;büyük hacet duası arapça paylaşırmısınız?,güçlü hacet duası var mı?,büyük hacet duası fazileti nelerdir?,büyük hacet duası nihat hatipoğlu,seyyid abdulkadir geylani hazretleri hacet duasını paylaşırmısınız?,büyük hacet duası nasıl okunur?,hacet duası diyanet... şeklindeydi.Tüm bu soruların cevaplarını aşağıda sizler için paylaştık.Allah ettiğiniz tüm duaları kabul etsin inşallah.Allah tüm hacetlerinizi hayırlı eylesin.Amin...
Büyük Hacet Duası Arapça
Büyük(Güçlü) Hacet Duası
Büyük Hacet Duası Arapça
أَللَّهُمَّ إِلَيْكَ أَشْكوُا ضَعْفَ قُوَّتِي وَقِلَّةَ حِيلَتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ أَنْتَ أَرْحَمُ بِى مِنْ أَنْ تَكِلَنِى اِلَى عَدُوٍّ بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِى أَوْ إِلَى صَدِيقٍ قَرِيبٍ مَلَّكْتَهُ أَمْرِى إِنْ لَمْ تَكُنْ غَضْبَانَ عَلَىَّ فَلَا أُبَالِى. غَيْرَ أَنَّ عَافِيَتَكَ أَوْسَعُ لِى. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِى أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلُحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ أَنْ يَنْزِلَ بِى غَضَبُكَ أَوْيَحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ، وَلَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى، وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلَّا بِكَ*
Büyük Hacet Duası
“Allâhumme ileyke eş’kû dâ’fe kuvvetiy ve kıllete hiyletiy ve hevâniy alennâs; Yâ Erhamerrahimiyn, ente Rabbül müstad’âfiyn; ente erhamu biy min entekileniy ilâ aduvvin baiydin yetecehhemuniy, ev ilâ sadiykın kariybin mellektehu emriy. İn lem tekûn ğadbâne aleyye, felâ ubâliy, ğayre enne âfiyeteke evse’u liy. Eûzü binûri vechikelleziy eşrekat lehuz zulûmatu ve saluha aleyhi emruddünya vel âhıreti en yenzile biy ğadabüke ev yehılle aleyye sehatük; ve lekel utbâ hatta terdâ ve lâ havle velâ kuvvete illâ bike.”


Büyük Hacet Duasının Anlamı

"Allâh’ım, kuvvetimin yetersiz kaldığını, çaresiz olduğumu, halk nazarında hor hakir hâle düştüğümü görüyorsun. Yâ Erhamer Rahımiyn, zayıf görülüp ezilenlerin Rabbi sensin. Kötü huylu ve kötü tavırlı yabancı düşmanın eline beni terk etmeyecek, hatta himayemi ellerine verdiğin akrabadan bir dosta bile beni bırakmayacak kadar Rahıymsin. Allâh’ım, bana karşı gazaplı değilsen; çektiğim eziyet ve belâlara hiç aldırış etmem... Ancak şu da var ki, koruma sahan bunları da çektirmeyecek kadar geniştir. Allâh’ım, gazabına maruz kalmaktan, yahut rızasızlığından, senin bütün zulmeti pırıl pırıl aydınlatan, dünya ve âhiret hâllerinin yegâne selâmete çıkartıcısı olan Nur’u Vechine sığınırım.Allâh’ım rızan olasıya senden affını diliyorum. Havl ve kuvvet ancak seninledir."

Efendimiz Rasûlullâh (s.a.v.) görev alışının ilk zamanlarında, gerçeği tebliğ etmek üzere Taif şehrine gitmişti.
Taif halkına elinden geldiğince gerçekleri göstermek için gayret sarf etti ama onlardan aldığı cevap sadece hakaret oldu.Hatta bu kadarla da kalmayıp çoluk çocuk onu şehirden kovup, taş yağmuruna tuttular.Atılan taşlardan mübarek ayakları kanter içinde kalmıştı.

Nihayet akrabalarından birinin bağına ulaşarak, bu son derece insafsız saldırıdan kurtulabildiler.Ama çok da gücüne gitmişti bu davranışları.

O hiçbir karşılık beklemeden, sadece gerçeği tebliğ etmek üzere onların ayaklarına gidiyor, aldığı cevap ise hakaret ve taşlanmak oluyordu.Gayrı ihtiyarî gözünden yaşlar dökülerek yukarıda verdiğimiz dua’yı yaptı.

İşte o zaman, Allâh’ın emri ile dağlara vazifeli melek huzuru Rasûle gelerek, vazifeli olduğunu ve şayet isterse, iki dağı birleştirerek Taif halkını helâk edebileceğini söyledi.

Oysa Hazreti Rasûl intikam peşinde bir kişilik sahibi değildi! “Umarım Allâh onların neslinden İslâm’a hizmet verecek imanlı bir topluluk getirir.” diye duada bulundu ve Mekke’ye döndü.

Cenâb-ı Hak, O’nun bu duasını kabul etmişti. Bir süre sonra, Taif’te iman nûrları yayıldı ve Taif müslüman oldu!

Büyük belâya, haksızlığa, derde, azaba düşenlerin okumasını hararetle tavsiye edeceğimiz bir duadır bu.Gece kılınan namazdan sonra, mümkünse secdede; veya beş vakit namazın farzlarının arkasından devam edilirse bu duaya, kısa zamanda selâmete erilir inşâllâh.


Hacet Duası Nasıl Yapılır?
Duada 2 esma (Ya Vedud, Ya Cami) iki sure (Fatiha, İhlas) ve iki Arapça dua (Türkçe anlamları ile birlikte) okunur. Şöyle ki: 


Önce 2 mukaddes esma olan Ya Vedud ve Ya Cami okunup bu esmaların özel duaları yapılır. Sonra Fatiha ve İhlas Sureleri okunup yine bu surelerin özel duaları okunur. Ardından da iki Arapça dua, Türkçe anlamları ile birlikte okunur ve hacet duası bu şek bitirilir. 

Tabi bütün bu adımların öncesinde, evvela niyet edilir. Niyet şöyle olur: 
“Allah’ım, ben senin Vedud ve Cami esmalarına sığınarak şu ihtiyacımın giderilmesini (burada ihtiyaç veya dilek neyse o söylenir, örneğin: bolluk ve bereket ihtiyacımın vey aşk ve sevgi ihtiyacımın veya mutluluk ve huzur ihtiyacımın gibi…) talep ediyorum ve niyetle senin yüce dergahına geldim.”

Devamını Oku »

28.10.2017

Cuma Günü Neden Mübarek Gündür?

Sormuş olduğunuz sorulardan bazıları;cuma günü neden mübarektir kısaca bahsedermisiniz?,cuma günü neden hayırlıdır?, islamiyette cuma günü neden kutsaldır?,cuma günü neden mübarek gündür?,cuma günü neden müslümanların bayramıdır?,cuma günü neden kutsaldır?.. şeklinde sorulmuş sorulardı.Tüm bu soruların cevaplarını aşağıda sizler için paylaştık.
cuma günü neden mübarek gündür
Cuma Günü Neden Mübarektir?

Cuma gününün faziletini aşağıdaki hadis-i şerifte görmek mümkündür:
Cuma; cem olmak, toplanmak manalarına gelir Cuma günü, Müslümanlar için çok önemli bir gündür.Bu günde Müslümanlar camide toplanıp birlikte Cuma namazını kılarlar Topluca yapılan bu ibadet, o günü bayram günü değerine yükseltir.
Bu sebeble Cuma gününe Seyyidü`l-eyyam, yani, günlerin itibarlısı,efendisi de denir.Bütün hayırlı işlerin Cuma günü meydana geldiği; tarih boyunca pek çok kudsî hâdiselerin hep Cuma günü zuhur ettiği rivayet edilir.
“Güneşin doğduğu günlerin en faziletlisi / en üstünü cuma günüdür. Çünkü Âdem o günde yaratılmış, o günde cennete yerleştirilmiş ve o günde cennetten çıkarılmıştır.” (bk. Müslim, 854; Nesai, 3/89; İbn Kesir, 1/2328)

Hz. Âdem’in Cennetten çıkarılması, yeryüzüne yerleştirilmesi ve yeryüzü halifelik payesine ulaştırılması anlamına geldiği için, o da bu cihetle büyük bir nimettir.
Demek ki cuma günü, insanlığın ilk yaratıldığı, cennete yerleştirildiği ve yeryüzü halifesi olduğu bir gün olduğundan ötürü insanlar için büyük bir bayram günü olmuştur.

Çeşitli hadislerden anlaşıldığına göre cuma, haftalık ibadet günü olarak daha önce Yahudi ve Hristiyanlar için tayin ve takdir edilmiş, fakat onlar bu konuda ihtilâfa düşerek Yahudiler cumartesiyi, Hristiyanlar pazarı haftalık toplantı ve ibadet günü olarak benimsemişler. Allah da cuma gününü Müslümanlara nasip etmiş, onları bu konuda hakka ulaşmaya muvaffak kılmıştır. (Müslim, “Cuma”, 19-23)

Böylece İslâm’da haftalık toplu ibadet günü olarak cuma seçilmiş, bu günün bir bayram olduğu birçok rivayette açıkça belirtilmiştir (Beyhaki, Sünen, 3/243; İbn Kayyim, Zadu’l-mead, 1/369)

Allah’ın cennette cuma gününe tekabül eden ve “yevmü’l-mezîd” denilen günde, kullarına kendisini ziyaret fırsatı vereceğini, bunun için onlara tecelli edeceğini bildirilmiş (İbn Kayyim, 1/369-372, 408-410), başka bir hadiste de bu günde yapılan duaların kabul edileceği bir anın (icâbet saati) bulunduğunu haber vermiştir.

İcâbet saatinin zevalden itibaren namazın başlamasına, imamın minbere çıkmasından namazın başlamasına veya bitimine ya da ezandan itibaren namazın eda edilmesine kadar devam ettiği, ayrıca fecir ile güneşin doğuşu, ikindi namazı ile güneşin batışı arasında olduğu şeklinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Hz. Peygamber (asm)’in, “Ben onu biliyordum, ancak Kadir Gecesi gibi o da bana sonradan unutturuldu.” (Hâkim, Müstedrek, 1/279) meâlindeki hadisine dayanarak esmâ-i hüsnâ arasında ism-i a‘zamın, Ramazanın son on günü içinde Kadir Gecesinin gizli tutulması gibi, icâbet saatinin de insanların bütün gün boyunca Allah’a yönelmeleri için gizli tutulduğu ifade edilmiştir.

Cuma günü, gerekli temizliği yaptıktan sonra camiye gidip hutbe dinleyen ve namazı kılan kimsenin o gün ile daha önceki cuma arasında işlemiş olduğu günahların affedileceği belirtilmiş (Buhârî, Cuma, 6, 19), bu günü önemsemeden üç cuma namazını terk eden kimsenin kalbinin mühürleneceği bildirilmiştir. (Ebû Dâvûd, Salât, 204)

İslâm dünyasının her tarafından Müslümanların bir araya geldiği en büyük toplu ibadet olan hac, arefe gününün cumaya rastlaması halinde “hacc-ı ekber” (büyük hac) olarak anılır.

Bütün bu özelliklerinden dolayı gerek fert gerekse toplum olarak Müslümanlar açısından büyük önem taşıyan cuma gününde farz olan cuma namazından başka şu hususların yapılması sünnet kabul edilmiştir:

Boy abdesti almak (bazı âlimlere göre farzdır), bıyıkları kısaltma, tırnak kesme gibi bedenî temizlikleri yapmak, misvak veya fırça ile dişleri temizlemek, güzel elbise giymek, güzel koku sürünmek, camiye erkenden gitmek, Kehf sûresini okumak, camileri temizleyip kokulandırmak, sabah namazında Secde ve Dehr sûrelerini, cuma namazında ise Cum‘a ve Münâfikūn veya A‘lâ ve Gāşiye sûrelerini okumak, çokça dua ve zikir yapmak, Hz. Peygamber (asm)’e salâtü selâm getirmek.

Cuma ferdi cemiyete; cemiyeti milliyete bağlayan ve toplum arasında düşünce, inanç, amaç ve hizmet birliğini sağlayan bir gündür İslâm Dîni bu günü mü'minler için haftalık toplantı ve toplu halde Allah'a yönelme, ibâdette bulunma zamanı olarak belirlemiştir Bir hafta içinde ortaya çıkan meseleler, olaylar ve sosyal konular cuma günü ele alınıp Kur'ân'm süzgecinden geçirildikten sonra bir komprime haline getirilerek cemaate sunulur.

Hayırhahlık, âlicenaplık, dayanışma, sevgi, saygı, edep ve terbiyenin taşıdığı mana ve müsbet sonuç misallerle anlatılır İslâm ülkelerinin uğradığı siyasi ekonomik ve kültürel zorlukların nedenleri üzerinde durulur ve bunların çareleri araştırılarak cemaatin bu konularda da aydınlatmasına önem verilir.
Görülüyor ki, cumanın o kadar çok yararları var ki, bunları sayıp sıralamak bile zor Medenî bir ülkede parlementonun önemi ne ise, İslâm topluluğunda cumanın önemi ondan daha fazla bir anlam taşır.

Zira cuma günü, bütün müslümanların, namaz için ve Allah’ı zikretmek için toplandıkları (meşhûd oldukları) bir gündür Şu iki hadis de, cuma gününe “meşhûd” dendiğine delalet etmektedir: “Cuma günü bana çokça salat ü selam getirin Çünkü bu gün, meleklerin kendisini müşahede ettiği, hazır bulunduğu meşhûd bir gündür” , “Melekler, cuma günü camilerin kapılarında hazır bulunurlar ve (girenlerin) adlarını yazarlar İmam minbere çıkınca, bu sahifeler dürülür kapatılır” İsim isim kaydederek şahit olma şeklindeki bu özellik, sadece cuma gününde mevcuttur Dolayısıyla bundan ötürü, bu güne “meşhûd” denebilir.

Allah Teala cuma gününe diğer günlerin üstünde bir kutsiyet atfetmiş, sonra o gününü tespit edip onda topluca Allah’a ibadet etme mevzuunda Yahudi ve Hıristiyanları muhayyer bırakmıştır; ancak onlar bugünü belirleme konusunda ihtilafa düşmüşler;Yahudiler cumartesiyi, Hıristiyanlar da pazarı haftalık bayram ve ibadet günü olarak tayin etmişlerdir Allah, cuma gününü Ümmet-i Muhammed’e nasip eylemiştir Cuma günü, Müslümanların haftalık bayramıdır.

Allah katında haftalık günlerin en şereflisi ve en kıymetlisidir Senenin en hayırlı günlerindendir Müslümanların haftalık günlerin bayramıdır Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gündür Allah, Adem’i cuma günü yaratmıştır ; vazifeli olarak cennetten o gün yeryüzüne indirmiştir;
[tevbesini o gün kabul etmiş ] onun ruhunu da o gün almıştır Allah katında kurban ve ramazan bayramı günlerinden daha faziletlidir? Kıyamet cuma günü kopacaktır Mü’minler cennetten, Cemalullah’ı o gün temaşa edeceklerdir; yine o gün cennet ehli misk tepeleri üzerinde toplanacaklardır Cuma günü yapılan ibadetler diğer günlerdekilerden daha faziletlidir Cuma günü, ümmet-i Muhammed için hayır ve bereketi artırılmış bir gündür.

Devamını Oku »

18.10.2017

Fetih Suresi İlk Ayeti ve Fazileti

Sizlerden gelen sorular;fetih suresi ilk ayeti 9999 okumanın fazileti nedir?,fetih suresi ilk ayeti fazileti nedir?,fetih suresinin ilk ayeti kaç kere okunur?,fetih suresinin ilk ayeti 1453 defa okumanın fazileti nedir?,fetih suresinin ilk ayeti ne için okunur?,fetih suresinin ilk ayeti okunuşu nasıldır?..şeklindeydi.Bizde bu soruların cevaplarını sizler için paylaştık.Allah ettiğiniz duaları kabul etsin inşallah.
fetih suresi ilk ayeti ve fazileti
Fetih Suresinin 1.Ayeti ve Fazileti
Kur'an-ı Kerîm'in 48. suresi. Medine'de, Hudeybiye antlaşmasından sonra Hicret'in altıncı yılında nâzil olmuştur.29 ayet, 560 kelime, 2433 harftir. Fâsılası Elif harfidir. Adı surede geçen Feth kelimesine dayanır: "Biz sana apaçık bir fetih müjdeledik" (Ayet I) 
Fetih: Bir yeri almak, zapt etmek, ele geçirmek veya Fetih, açmak, bir kapalılığı gidermek demektir.

Fetih Suresinin 1.Ayetinin Arapça Yazılışı
إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُّبِينًا ﴿١

"İnnâ fetahnâ leke fethan mubînâ(mubînen)."
1. innâ : muhakkak
2. fetahnâ : biz fetih açtık, fetih verdik
3. leke : sana, senin için
4. fethan : fetih
5. mubînen : apaçık


Fetih Suresinin 1.Ayetinin Fazileti:
Allah Resulü (S.A.V) buyuruyor: Bir kimse Fetih suresinin tamamını ramazan ayının birinci gecesi baştan sona kadar okursa ve bu okuyuşunu Allah rızası için yaparsa gelecek aynı güne kadar bir sene müddetle Cenabı hak o kulunu himayesine alır. 

Velilerden bir kimse diyor ki: Ramazan ayını ilk defa görür görmez bir kimse Fetih suresini üst üste üç defa okursa Cenab-ı Hak o kulunun rızkını gelecek sene aynı güne kadar bol bol ihsan eder.

- Her kim Ramazan-ı Şerif hilalini gördüğü zaman, Fetih suresini 3 defa okursa, Allah’u Teala o kulunun rızkını gelecek sene aynı güne kadar bol bol ihsan eder, geçim sıkıntısı çekmez.
- Bu sureyi 7 kere okuyan kimse her müşkülünü halledip her muradına nail olur.
- Her kim 33 kere Fetih suresini okursa, hapisten kurtulur.
- Olmasını istediği bir iş için bu sureyi üç veya beş veya yedi günde 41 defa okursa, o iş biiznillah hallolur.
-Sıkıntı ve bunalımda olan bir kişi bu sureyi okursa, Allah’u Teala lütuf ve keremiyle o kimsenin gam ve kederini, sıkıntı ve üzüntüsünü giderir.
- İmam Sa’lebi (rahimehullah) Fetih Suresinin fazileti hakkında şöyle buyurdu: “Fetih suresini okuyanların, meleklerin tespihlerinden ve zikirlerinden nasibi vardır.”
İşleri bakımından sıkıntıda olanlar okursa, Allah’u Teala o kimselerin işlerini kolaylaştırır ve sıkıntıdan kurtarır.
- Her kim Besmele ile beraber Fetih Suresinin 1-3 ayetlerini okumaya devam ederse, işleri açılır ve büyük nimetlere kavuşur.
- Fetih suresinin 29. ayetini okursa, duası kabul olur, dünya ve ahirette büyük rızıklara ulaşır, maddi ve manevi sıkıntılar için büyük faydası vardır.
- Bu ayeti yazıp üzerinde muska şeklinde taşırsa, Allah’u Teala o kişiyi görünür görünmez bütün kaza ve belalardan korur.

Fetih Surenin Faziletine Dair Hadisler:
Rasulullah s.a.v şöyle buyurmuştur: Bu gece bana öyle bir sure indirildi ki o sure benim için dünya ve içinde bulunan her şeyden daha hayırlıdır. (sahihi buhari) bir diğer hadiste: fetih suresini okuyan kimseye hudeybiye ağacının altında Muhammed s.a.v e biat eden kimse gibi sevab vardır.( Ubey bin kab r.a dan)

İbni mesud r.a dan: rasulullah buyurdu ki: Ramazanın birinci gecesinde kim nafile namaz kılıp namaz içinde fatihadan sonra fetih suresini okursa Allah teala o kimseyi bütün sene korur. (Ruhul Beyan tefsiri)

Ebu said (r.a.) ve ebu hureyre (r.a ) rivayetinde ise bu namazın sonunda selam verildikten sonra 10 defa kadir suresi ve 10 defada Efendimize salatü selam okunur ilavesi vardır. (İhyayı Ulumiddin)

Fetih Suresinin Havasları
Her muradın husuli için Günde 7 defa okunursa biiznillah her muradı gerçekleşir.

- Günde en az 1 defa okuyan tüm kötülüklerden ve zararlardan korunur. Her işi hayırlı ve bereketli olur.

- Zor durumda olup bu durumdan kurtulmak isteyen; cuma gecesi 2 rekat ALLAH rızası için namaz kılıp, 11 defa Fetih Suresi ile 41 defa Salaten Tuncinayı okuyarak durumunu arz edip, kurtuluşu için dua ederse o dertten kurtulup, refaha erer.

- Savaş halinde, her sabah Fetih Suresini okuyan askeri birlik, düşmana karşı başarı kazanır. Cemaat sabah namazını mütakip, 1001 defa Fetih Suresini okuyup, ordunun galip gelmesi için dua ederse ordu zafer kazanır.

- Bir kağıda safran, misk ve gül suyu karışımı mürekkeple yazıp, üzerinde taşırsan kendini korumaya alırsın düşman şerrinden fakirlik zilletinden zarar ve ziyandan emin olursun.

-Aynı şekilde yazılıp bir ticaret hanenin kapısı üzerine konulur ve her gün 1 defa Fetih Suresi okunursa; o yerin bereketi ve saadeti artar.

- Kısmeti kapalı olan bir kız için temiz bir kağıda safran ve misk ile bu sure yazılır ve rüzgar değen bir yere mesela ağaca asılırsa biiznillah yakın zamanda bir hayırlı kısmet çıkar.

- Fetih suresinin ilk ayeti olan inna fetahna ayetini Fetih, zafer, düşmana galip gelmek, düşmanı yenmek, bağlı işleri açmak ve mühim bir hacetinin yerine gelmesi için Ferdun Hayyun Kayyûmun Hakemun Adlun Kuddûsun innâ fetahnâ leke fethan mubînâ. Şeklinde her farz namazın arkasından 19 gün 19 defa okunursa maksat hasıl olur.

- Fetih suresinin Muhammedurrasullahi vellezine meahu ayetinden sonuna kadar olan kısmı bereket, kuvvet, kötü ahlak zina ve belasından emin olmak için vefkiyle beraber zağferan ve misk ile yazılıp taşınırsa maksat hasıl olur. Yine her kim bu ayetleri Ramazanın 14'ncü günü zağferan ve gül suyuyla yazıp taşırsa insan ve cin zararlarına karşı korunmuş olur. Ayrıca baş ağrıları içinde aynı usul faydalıdır.

- Ramazanın ilk hilali görüldüğünde fetih suresini okuyan kimseye Cenabı Hak o sene rızık kapılarını genişletir.

- Ariflerin bazıları demişlerdir ki bu sureyi her gece okumaya devam eden kimse rüyasında Rasulullah s.a.v efendimize biat etme mazhariyetine kavuşur.

- Zayıf kimse bu sureyi çokça okursa güçlenir, sıkıntıda olan okursa Allah c.c onun işlerini kolaylaştırır. Borçlu olan bol, bol okursa borcu ödeme imkanına kavuşur.

- Bu sure arzulanan her hangi bir şeye kavuşmak için okunur. yalnız okuma şekli şudur ki 3 gün içinde 21 veya 41 defa okunur. 3-5-7 gün içinde de bu sayının tamamlanması olur.

- Fahreddin Razi (k.s) diyor ki: Cuma namazından sonra Fetih suresini 7 defa okuyup sonrada Ya Fettah ismi şerifini 489 defa zikreder ve bu uygulamaya bir dahaki Cuma gelene kadar öğlen namazları vaktinde devam eden kimsenin arzu ettiği ve istediği şeyler Allahın lütfu keremiyle verilir.

- Bir gece rızaellillah 2 rekat namaz kılıp Fetih suresinin ilk ayeti inna fetahna leke fethan mübina dedikten sonra 1001 defa Ya Fettah esmasını okuyup bitirince sureye kaldığı yerden devam edip surenin sonunda da hacetini haktan isterse biiznillah haceti reva olur.

- Fetih suresini her okuduğunda ilk ayetini 2000 defa okuyana Allah c.c hayır kapılarını açar gaib olan bilgilerden ve manevi ilimlerden nasiptar eder.

- Besmele-i Şerifeyi bir daire içine 8 defa yazıp dairenin etrafına da fetih suresinin son ayetleri ve kefa billahi şehida ayetinden itibaren yazılsa ve bu yazıyı her kim taşırsa her kesin gözüne şirin gözükür ve onu her kes sever muhabbeti celb eder.

- Fetih suresinin 29 ayetini ve Aliimran 154 ayetini yazıp üstünde taşıyan kimseden cenabı Hak gam ve kederi izale eder. Lütüf ve berekete her daim mazhar olur. Yine bu ayetleri iç ve dış rahatsızlıklarda bir kap içerisine yazıp yağmur veya menba suyu ile yazıyı sildikten sonra 7 gün aç karnına sabahları içse biiznillah şifa bulur. Yine bu ayetleri bir kaba yazıp bu sefer içine halis zeytin yağı koyup vucudunda çıkan yaralar, çıbanlar vs. sürerse biiznillah şifaya kavuşur

Fetih suresinin bir duası hacetlerde surenin ardından bu duada okunur:

"Bismillahirrahmanirrahim,allahümme ya nur veya müdebbirel umur ehricna minelzzulumati ilennur. Bihaggi ayetinnur ve bi haggi inna fetahna leke fethan mübina ya fettahu ya rezzagu ya müfettihel ebvabı ifteh aleyna ebvabel Hayri bi hurmeti muhammedin aleyhisselamu ve alihi ve eshabihi ve zürriyatihi ve ezvacihi ecmain. Birahmetike ya erhamerrahimin velhamdülillahi rabbil alemin."

Fetih Suresi Hakkında Bilgi
Sure, müslümanların geleceğine dâir müjdeler ihtiva etmektedir. Hudeybiye andlaşmasından önce Resulullah (s.a.s.) rûyasında sahabeleriyle birlikte Mekke'ye gittiklerini ve orada umre ziyaretini yaptıklarını gördü. Bir peygamber için rûya ayrı bir önem ifade eder; Çünkü rûyaları bir çeşit vahiydir. Bunun üzerine Resulullah ashabına umreye gitmek üzere hazırlık yapmalarını ve çevreye haber gönderilmesini emretti. Muhâcir ve Ensâr hazırlıklarını yaptılar. Ancak çevre kabîlelerden çağrıya icabet etmeyenler oldu. Çünkü hicretten sonra Mekkeliler, beş yıldır hiçbir müslümanı Mekke'ye sokmamışlardı. Mekkelilerden izin almadan yapılan bu yolculuk sonucunda müslümanların bir katliama tâbi tutulacaklarını sanıyorlardı.

Hac mevsiminde Mekke'nin kapılarını amansız düşmanlarına bile açan Mekkeliler sadece müslümanların gelmesini kabul etmiyorlardı.

Peygamber (s.a.s.)'le birlikte 1400 sahabi yola koyuldu. O dönemde umreye gidenlerde âdet olduğu üzere her şahıs beraberinde silah olarak sadece kılıcını götürürdü. Kurban edilmek üzere beraberlerinde yetmiş deve de götürmüşlerdi. Mıkat'a geldiklerinde ihramlarını giyerek yollarına devam ettiler. Harem sınırına yakın Hudeybiye denilen yere geldiklerinde ise Mekkelilerin silahlanarak pusuya yattıkları haberi duyuldu. Müslümanlar orada konakladılar. Karşılıklı elçiler gönderildi. Nihayet anlaşma yapmak üzere görüşmeler yapıldı ve anlaşma imzalandı. Anlaşma maddeleri görünürde müslümanların aleyhineydi. Bu sebeple şartlar görüşülürken müslümanlar aşırı derecede huzursuz idiler. Hoşnutsuzluklarını Resulullah'ın huzurunda bile söylüyorlardı.

İşte böyle bir anlaşmadan dönerken ki umre yapma imkânını da bulamamışlardı Mekke fethini içeren Fetih suresi indi. Sure, müslümanların gönlüne su serpmişti.

Sûre şu fetih müjdesiyle başlar:
"Biz sana apaçık bir fetih verdik. Tâ ki Allah, senin günahından, geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru bir yola iletsin. Ve Allah sana şanlı bir zafer versin. O, imanlarına iman katsınlar diye mü'minlerin kalplerine huzûr indirdi. Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır." (1-4) .

Böylece müslümanlara sadece umreye gidecekleri değil, Mekke'nin fethedileceği müjdesi de verilmiş oluyordu. Sure, müminlerin âhirette de mükâfatlandırılacaklarına, münâfık ve müşriklerin ise şiddetli bir azaba çarptırılacaklarına dikkat çektikten sonra; korkuları sebebiyle bu yolculuğa katılmayanların samimî kişiler olmadıklarını, Medine'ye varıldığında asılsız birtakım bahaneler uyduracaklarını haber vermektedir. Söz nihayet antlaşmaya katılan müminlere getirilir. Allah'ın o kimselerden razı olduğu ve yakında bir fetihle mükâfatlandırılacakları anlatılır:

"Allah şu müminlerden râzı olmuştur: ki onlar, ağacın altında sana bey'at ediyorlardı. Allah onların gönüllerindeki (doğruluk ve vefayı) bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi. Yine onlara (yakında) alacakları birçok ganimetler bahşeyledi. Allah üstündür, hikmet sahibidir" (18-19).

Bu arada Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Hudeybiye antlaşmasından önce gördüğü rüya ele alınarak Peygamberin bu rûyasının gerçek çıkacağı bildirilir (27-28). Kuran'da geleceğe dair bu tür pek çok haber vardır ve bunların hepsi anlatıldığı gibi gerçekleşmiştir. 

Surenin sonunda Peygamber ve onunla birlikte olanlar övülerek üstün hasletlerinden bir kısmı şöylece dile getirilir: "Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onların, rukû ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Onların Tevrat'taki vasıfları ve İncil'deki vasıfları da şudur: Filizini çıkarmış, onu güçlendirmiş, kalınlaşmış, derken gövdesinin üstüne dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidirler. Onlara karşı kâfirleri de öfkelendirir (bir duruma geldi). Allah, onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vadetmiştir" (29).
Bu benzetme, Allah Resulünün ve arkadaşlarının ilk ve son durumlarını anlatmaktadır. İlk defa yere atılan bir tane gibi filizlenmeğe başlayan müslümanlar, gittikçe güçlenerek koca bir ordu olmuşlar; İslâm tohumunu ekenler bu durumdan son derece sevinirlerken, onların bu güçlü durumunu gören kâfirler, öfkeden çatlar hale gelmişlerdi.

Devamını Oku »

8.10.2017

Livata (Ters İlişki) Neden Günahtir?

Bu gün sizlerle; dinde livata yapmak,fiili livata yoluyla cinsel ilişki ne demek?,livata tövbesi,ters ilişkinin tövbesi kabul olurmu?,arkadan ilişkiye girmenin günahı nedir?,ters ilişkiye giren nasıl tövbe etmeli?,arkadan ilişkiye girmek günahmı diyanet?,ters ilişkiye girdim ters ilişki neden günahtır?.. konularının ve sorularının cevaplarını paylaşacağız!.
Ters İlişki Neden Günahtir?
Fiili Livata (Ters İlişki) Neden Günahtır?
Cenab-ı Hak, insanın doğumundan ölümüne kadar bütün safhalarda, nasıl yaşayacağını, neleri yapacağını neleri yapmayacağını insanlara bildirmiş. Bunlara uyan dünya ve ahırette rahat eder. Etmeyen, dünyasını da ahıretini de zindan eder.
Peygamber Efendimiz: "Hanımına dışkı yerinden yaklaşan kimse lanete uğramıştır." buyurur. Başka bir hadîslerinde de: "Erkeğe veya kadına arka yoldan yaklaşan kimseye Allah, rahmet bakışıyla bakmaz" buyururlar (Bkz. Ebû Dâvûd, Nikâh, 45; Müsned, I, 86; II, 444; Tirmizî, Taharet, 102; Mişkâtü'l-Mesâbih, II, 184).

“Karısı ile ters ilişkiye girenler, Allah’ın rahmetinden uzak kalırlar.” (Ebu Davud, Nikâh, 45, Ahmed b. Hanbel, 2/444)
"Kadınlarınızla ters ilişkiye girmeyin. Allah hakkı söylemekten çekinmez.” (Tirmizi, Radâ’, 12)
“Allah, bir erkeğe veya kadına arkasından yaklaşan kimseye rahmet nazarıyla bakmaz.” (Tirmizi, Radâ’, 12; İbn Mâce, Nikâh, 29)
“Bir erkeğin karısı ile ters ilişkiye girmesi küçük lûtîliktir.” (Ahmed b. Hanbel, 2/182)
Kadına arka organdan temas ne şekilde olursa olsun kesinlikle haramdır. Şayet kadın bu işe razı olacak olursa, o da büyük günaha ortak olur. Eşler arası bile olsa anal ilişki, livata olarak adlandırılmış olup, yasaklanmıştır.

Cenab-ı Hak buyuruyor: "Ey Muhammed! Sana kadınların ay başı halinden de soruyorlar. De ki: O bir eziyettir Onun için ay başı halinde oldukları zaman kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman ise Allah'ın emrettiği yerden onlara varın, yaklaşın Şüphesiz ki Allah çok tövbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever."
(Bakara,:222) 

"Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık yapın. Allah'tan korkun ve bilin ki siz mutlaka O'nun huzuruna varacaksınız. Ey Muhammed, müminleri müjdele!"
(Bakara,223)

Cinsel ilişki çocuğun çıktığı yerden olmak şartıyla ister kadının yüzü dönük olsun size, isterse arkası, Cenab-ı Hak (C.C.) helal olan yere ekin tarlası diyor. Yani çocuk yetişen doğum olan yer, bunun dışında herhangi bir yerden varmak haramdır.

Allah Resulu buyuruyor: Kadınlara arkadan varmayınız.Kadınlara arkadan yaklaşana lanet edilmiştir.

Allah'ın size emrettiği yerden kadınlara yanaşın.Erkeğin cinsel organının sünnet kısmı kadının arka organına sokulmasıyla bu haram işlenmiş olur. Karısının tenasül uzvunu bırakıp da livata edenlere, şiddetli tazir lazım olur.

Hayatın bir gerçeği olan cinsi beraberliğin de nasıl olması lazım geldiğini bildirmiş. Bunun meşru yolunu göstermiş. Meşru olmayan yolları ve zararlarını bildirmiş. Meşru olmayan yola, cinsi sapıklığa kayan kendine de toplumu da zarar verir.

Lût aleyhisselâmın kavminden önce hiçbir kavmin işlemediği bu çirkin ve iğrenç fiil hakkında Kur’ân-ı kerîmin Enbiyâ sûresi 74. âyetinde meâlen; “Habîs iştir.” buyurulmuştur. Peygamber Efendimiz de, “Lût kavminin işini (livata) yapan mel’ûndur.” “Benden sonra ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, Lût kavminin yaptığını yapmalarıdır.” “Erkek erkek ile livâta yaparken arş titrer, sallanır. Melekler de bu iğrenç işe muttalî olup, «Ya Rabbî emretsen de yeryüzü o ikisini cezalandırsa, gökyüzü onların üzerine taş yağdırsa.» derler. Allahü teâlâ; «Ben halîmim, acele etmem. Benden bir şey kaçmaz.» buyurur.” buyurarak livâtanın kötü ve iğrenç iş olduğunu bildirmiştir.
Büyük İslâm âlimlerinden İmâm Mücâhid; “Lûtî olan (livâta yapan) kimse, tövbe edip, bu pis fiilden vazgeçmedikçe, gökte ve yerde olan bütün sularla yıkansa, yine temizliği noksan olur.” buyurdu.
Mâlik bin Dinar hazretleri de; “Geçmiş ümmetlerden hiç birinde erkeğin erkeğe yaklaştığı işitilmedi. Ancak bu çirkin fiil, Lût kavmi arasında zuhûr etti. Onlara şeytan gelip bu fiili öğretti. İnsan tabiatına aykırı olan bu çirkin fiili yaptıkları için Allahü teâlânın gazâbına uğradılar” buyurarak livâtanın kötülüğünü bildirmiştir.

Cinsi sapıklık, zina suçunda olduğu gibi, bazı kısımlara ayrılmaktadır.
Elin livâtası:
Şehvani hislerle genç çocukların elini tutmak veya vücudunun belirli noktasına elini koyarak sıkmak ve bu şekilde şehvani hislerini tatmine çalışmaktır.

Gözlerin livâtası:
Bîr erkeğin nefsinin temâyül duyduğu bir gence, bilhassa yüzünde tüy bitmemiş genç bir çocuğa, şehvani duygularla bakmasıdır.

Irzın livâtası:

Herhangi bir erkeğe veya kadına arka tarafından yaklaşmaktır.Livatanın başlıca zararlarını açıklayarak bu mevzuu derinleştirmek istiyorum:
1- Bu çirkin ve bayağı davranış, gençlerin ahlâkını bozmakta ve şehvette israfa sevketmektedir. Zira bu fena işi alışkanlık hâline getirenler, arzularına kolaylıkla erişir duruma gelmektedirler. Bu durum, aile ocağının temeline konulan bir dinamit gibidir.
2- Bu kötü alışkanlık sebebiyle erkekler zelil ve sefil olurlar, halkın arasında başı dik ve alnı açık olarak dolaşamazlar.
3- Kocaları cinsi sapıklığa meyletmekle ihmal edilen kadınlar, zinaya itilmiş olurlar.
4- Bu hayasızlığın yayılması sebebiyle nesil azalmış olur. Çünkü bu kötü alışkanlık, kişiyi evlen-mekten ve kadından yüz çevirtir.
5- Bu ahlâksızlık, aile bağlarının çözülmesine ve evlilik hayatının bozulmasına sebep olur.
6- Eids (Aıds) gibi tehlikeli hastalıkların yayılmasına ve insan sağlığının bozulmasına yol açar.
7- Halk arasında düşmanlık tohumlarının saçılmasına sebep olur. Çünkü evladı baştan çıkarılmış bulunan aileler, çocuğunu kötü yola düşüren şahsın hasmı hâline gelirler.
8- Gençlerin evlenmekten yüz çevirmesine âmil olur.
9- Bu alçaklığı irtikap eden fail ve mefule zührevi hastalıklar ve bir takım akıntılar arız olur.
10- İnsan, bu davranışı sebebiyle, alçaklığın en bayağısına maruz kalmış olur.
11- Bu kimselerin üzerinden Allah'ın rahmeti kalkar ve kendilerine gadabı ilâhi vacip olur.
12- Domuzdan başka hiçbir hayvanın irtikâp etmediği bu rezaleti işlemek suretiyle, hayvandan daha aşağı bir seviyeye inmiş olur.
13- Peygamberimiz Hz. Muhammed'in lanetine hedef olur ve rahmeti ilâhiden uzaklaştırılır.
Bu mevzuyu Allah resulünün bir tavsiyesiyle noktalamak istiyorum: "Siz (erkekler) iffetli olunuz ki kadınlarınız da (zinadan sakınsınlar ve ) iffetli olsunlar. Siz babalarınıza iyi davranınız ki evlâdınız da size iyi davransınlar" (Keşfül-Hafa c. 2S s. 61).
(1) Sûre-i Bakara 223

Devamını Oku »

7.10.2017

Riya Nedir,Riyadan Nasıl Kurtuluruz?

Riya konusunda sizlerden gelen soruların bazıları; riya vesvesesi nasıl giderilir?,riyadan kurtulmanın yolları nelerdir?,riyadan kurtulma duası var mı,riya nedir kısaca,riya anlamı nedir?,riya ile ilgili hadisler paylaşırmısınız?,riya ile ilgili ayetler var mı?.. şeklinde sorulardı.Bizde bu soruların cevaplarını sizler için paylaştık.Allah yar ve yardımcınız olsun!
Riya Nedir Riyadan Nasil Kurtuluruz
Riya Nedir,Riyadan Nasıl Kurtuluruz?

Riya, Allah için yapılması gereken amel ve ibadeti kullara gösteriş olsun diye yapma anlamında ahlak terimidir.

Sözlükte “görmek” anlamındaki re’y kökünden türeyen riyâ (riâ’), hadislerde ve ahlaka dair eserlerde süm‘a (şöhret peşinde olma) kelimesiyle birlikte “saygınlık kazanma, çıkar sağlama gibi dünyevi amaçlarla kendisinde üstün özellikler bulunduğuna başkalarını inandıracak tarzda davranma” şeklinde açıklanır.

Riya;
- “Allah’tan başkasının hoşnutluğunu kazanma düşüncesiyle amelde ihlâsı terketme” (et-Tarîfât, “riyâ” md.);
- “Allah’a itaat eder görünerek kulların takdirini kazanmayı isteme”(Gazzâlî, İhya, III, 297);
- “İbadeti Allah’tan başkası için yapma, ibadetleri kullanarak dünyevi çıkar peşinde olma; Allah’ın emrini yerine getirmek maksadıyla değil insanlara gösteriş olsun diye iyilik yapma” (Kurtubî, V, 422; XX, 212);
- “İnsanların görmesi ve takdir etmesi için ibadeti açıktan yapma” (İbn Hacer, XXIV, 130) vb. şekillerde tanımlanmıştır.

Kuran-ı Kerîm’de riya kavramı üç ayette isim (Bakara 2/264; Nisâ 4/38; Enfâl 8/47), iki ayette fiil (Nisâ 4/142; Mâûn 107/6) olarak yer almaktadır.

İlk iki ayette ibadet niyeti taşımadan, Allah rızasını gözetmeden, sadece gösteriş olsun diye sadaka verenler, üçüncü ayette gösteriş ve şöhret için savaşa katılanlar, diğer ikisinde gösteriş için namaz kılanlar kınanmıştır.

Hadislerde hem riya kelimesi hem türevleri geçmektedir. Hz. Peygamber (asm), “Ümmetim için gizli şirk ve şehvetten kaygı duyuyorum” demiş,“Sizden sonra da hâlâ şirk olacak mı?” sorusuna,“Evet, fakat güneşe, aya, taşa ve puta tapmak şeklinde olmayacak, insanlar ibadetlerini riya için yapacaklar” cevabını vermiştir. (Müsned, IV, 124)

Bir kutsî hadiste Cenâb-ı Hak, “İşlediği bir amelde benden başkasını bana ortak koşan kişiyi de onun şirkini de reddederim” buyurmuştur (Müsned, II, 301, 435; Müslim, Zühd, 46; İbn Mâce, Zühd, 21)

Resûl-i Ekrem riyayı “küçük şirk” diye nitelemiş, Allah’ın kıyamet gününde insanlara amellerinin karşılığını verirken gösteriş için ibadet ve hayır yapanlara,“Ey riyakârlar! Dünyada amellerinizi gösteriş olsun diye kimin için yaptıysanız gidin onu arayın, bakalım bulabilecek misiniz?” şeklinde hitap ederek onları huzurundan kovacağını bildirmiştir (Müsned, V, 428, 429)

Diğer bir hadiste, dünyada Allah’ın kendilerine nimetler ihsan ettiği kimselere uhrevî hesap sırasında bu nimetlere karşılık ne gibi ameller işlediklerinin sorulacağı;
- Bunlardan bazılarının şehid oluncaya kadar O’nun uğrunda savaştıklarını,
- Bazılarının O’nun rızası için ilim öğrendiklerini, Kuran okuduklarını,
- Bazılarının da O’nun rızası için cömertçe hayırlar yaptıklarını söyleyecekleri,
ancak bu amelleri gerçekte gösteriş için yaptıklarının kendilerine bildirileceği ve sonunda hak ettikleri cezaya çarptırılacakları belirtilmektedir. (Müsned, II, 322; Müslim, İmâre, 152; Nesâî, Cihâd, 22)

Bir hadiste de ibadet ve hayırlarıyla şöhret peşinde olanların gizli kötülüklerinin Allah tarafından teşhir edileceği, riya ile amel edenlerin riyakârlığının açığa vurulacağı ifade edilmektedir. (Müsned, V, 270; Buhârî, Riķāķ, 36, Ahkâm, 9; Müslim, Zühd, 47, 48)

Ayet ve hadislerde bildirilen manevî tehlikeleri dolayısıyla ahlâk ve tasavvuf kaynaklarında riya konusuna özel bir önem verilmiştir. Riya konusunu sistemli bir şekilde ele alan ilk alimlerden Hâris b. Esed el-Muhâsibî, er-Riâye li-huķūķıllâh adlı eserinde konuya geniş bir bölüm ayırmış (s. 153-306); riyanın tanımı ve mahiyeti, çeşitleri, niyet, ihlâs ve hayâ ile ilgisi, riyakârlığın psikolojik sebepleri, ahlâk bakımından zararlı sonuçları, riyakârlığın alâmetleri gibi hususlar üzerinde durmuştur.

Muhasibî riyanın ağır ve hafif derecelerinin bulunduğunu belirtir. Ağır olanı, kulun Allah için yapılması gereken ameli insanlara gösteriş için yapması, hafif olanı da sırf Allah için yapılması gereken ibadeti hem Allah’ın hem kulların hoşnutluğunu kazanmak için ifa etmesidir. (a.g.e., s. 163-178)

Riya duygusunun dışa yansımasının beş şeklinden söz eden Muhasibî bunları beden, dış görünüş, söz, amel ve sosyal çevreyle ilişkilere dindarlık süsü verme diye sıralamaktadır.

Örneğin, bir kimsenin;
- Ahiret endişesi taşıdığını göstermek için yüzüne kederli bir görüntü vermesi;
- Oruçlu olduğu bilinsin diye sesi kısılmış, gözlerinin feri sönmüş bir hal takınması;
- Abidler ve zahidler gibi saçı başı dağınık görünmesi;
- Konuşmalarında hikmet sahibi, âlim ve zikir ehli bir kimse olduğu izlenimi uyandırmaya çalışması;
- Rükû ve secde gibi rükünlerde uzun süre durarak namazı uzatması, kezâ oruç ve hac gibi ibadetlerinde titiz bir dindar görüntüsü sergilemesi;
- İlim ve din ehlinden olduğunu, ilimde ve dinde yüksek bir mertebede bulunduğunu hissettirmek amacıyla âlimler ve abidlerle düşüp kalkması
bu beş şeklin örnekleri arasında yer alır.

Muhâsibî dünya hayatına düşkün kişilerde sayılan beş yolla gösteriş yaptığını ancak dindarlık süsü verilerek yapılan riyakârlığın bundan daha kötü olduğunu belirtir.

Muhasibî’nin eserinden geniş ölçüde yararlandığı anlaşılan Gazzâlî’nin İhyâü ulûmi’d-dîn’de konuya dair psikolojik ve pedagojik açıdan dikkat çekici tahliller yaptığı ve bu husustaki İslâmî telakkinin bir özetini sunduğu görülmektedir.

Gazzâlî, eserinin kırk ana bölümünden biri olan “Mevki Hırsı ve Riyanın Yerilmesi” başlığı altında (III, 274-335) insanlardaki mevki tutkusunu derin bir vukufla inceledikten sonra bu tutkunun bir neticesi olarak gördüğü;
- Riyaya dair ayet ve hadisleri zikretmiş,
- Din büyüklerinin sözlerinden örnekler vermiş,
- Ardından riyanın tanımı, mahiyeti ve dışa vurum yolları, günah olması yönünden dereceleri, riyanın tedavisi;
- Günahları alenî olarak yapmanın veya saklamanın, riya olur korkusuyla ibadetleri terk etmenin dinî hükmü;
- Kulun her durumda amellerini sadece Allah’ın bilmesine önem vermesi gerektiği
gibi konular üzerinde durmuştur.

Gazzâlî ayrıca amellerin kabul edilmesine etkisi bakımından riyanın farklı derecelerini sıralamıştır.

Burada gösteriş kastı arttıkça riyanın zararının artacağı, Allah rızası, ibadet niyeti ve sevap beklentisi arttıkça riyanın zararının azalacağı anlatılmaktadır.

En tehlikeli riya, kalpte yalnız Allah’a gösterilmesi gereken tazimi Allah’tan başkasına gösteren kişinin riyasıdır; çünkü bu kişi Allah’a itaat ediyor gibi görünse de gerçekte başkasına itaat etmektedir. Bundan dolayı riya gizli şirk kabul edilmiştir. (İhya, III, 301-305)

Başta mutasavvıflar olmak üzere diğer İslâm âlimleri tarafından da riya gizli şirk veya münafıklık sayılmıştır.

İbn Hazm riya ve şöhret tutkusunu şirke yakın bir kötülük kabul eder. (el-Aħlâķ, s. 38)

Kuşeyrî’nin naklettiğine göre Fudayl b. İyâz kınanma kaygısıyla ameli terk etmenin riya, insanlara gösteriş olsun diye amel etmenin şirk, bu iki kusurdan kurtulmanın ihlâs olduğunu söylemiştir. (er-Risâle, II, 446)

Sûfîlere göre riyakâr insan münafığa benzer. Riya, Allah’ın himayesine mazhar olanlar dışındaki insanların içinde karınca gibi kımıldar durur (Cemâleddin eş-Şâzelî, s. 42, 43)

Bu sebeple riya duygusunu ancak ihlâs ehli tanıyabilir, ne kadar zararlı olduğunu da amellerini boşa çıkarmaktan korkan inayet ehli kavrayabilir (Serrâc, s. 290; Muhâsibî, Âdâbü’n-nüfûs, s. 148-149)



Riyanın Belirtileri Nelerdir?
Riyanın belirtileri ile ilgili; Ali b. Ebû Tâlib (r.a) der ki: Riyakârın dört belirtisi vardır:

1.Tek başına olduğunda amellerinde tembel ve gevşek davranır.

2.Halk arasında olunca amellere karşı şevki ve neşesi artar.

3.Övülünce amelini artırır.

4.Kötülenince azaltır.

Riyadan Nasıl Kurtuluruz?
Birincisi,En başta, sık sık ölümü hatırlamak gelir. Kabre gireceğini, orada yalnız başına kalacağını düşünen insan riyadan bir derece kendini kurtarır. 


İkincisi, ihsan duygusudur. Yani, Allah beni görüyor, O, bana bakıyor diye düşünmektir. Bu da bir derece insanı kurtarır. 

Üçüncüsü, tefekkürdür. Yani, insan kendisinin nereden geldiğini, bir damla sudan nasıl yaratıldığını, nereye gideceğini, nasıl bir akıbetle karşılaşacağını, kendi hesabını mutlaka kendisinin vermek zorunda kalacağını, başkasının yardımının söz konusu olamayacağını düşünerek riyadan sıyrılabilir. 

Dördüncüsü, tabiî davranmaktır. Yani nasılsanız öyle hareket etmeniz de riyadan kurtulmanıza yardımcı olur. 

Beşincisi, duadır. Dua ederek riyadan kurtulmak için Allah’a sığınırsınız.

Devamını Oku »