Sayfalar

16.03.2017

Evlilik Kader midir-Nihat HATİPOĞLU?

Evlilik Kader midir
Evlilik Kader midir?
Öncelikle insan kaderinde ne olduğunu bilmediği için, sanki evlenmenin bütün boyutları kendi iradesinin uhdesindeymiş gibi sebeplere müracaat etmekle mükelleftir. Yani insan evlenmenin şartlarını yerine getirmekle mükelleftir. Dua, tahkik vesaire bu kapsama girer.
Evlenmenin bütün yönleri zorunlu kaderin kapsamına girmiyor. Bazı noktalar insanın iradesine bırakılmıştır. İnsan yukarıda da değindiğimiz gibi bu yönleri tahkik ve icra etmekle mükelleftir.

Örneğin, evleneceği kadının veya erkeğinin yaşamını ve fikirlerini araştırmadan "Kaderde ne varsa o olur" diyerek evlenmek, sünnilerin kader anlayışına zıttır. İnsan alacağı eşin yaşam ve fikirlerini araştırmakla sorumludur. Aksi takdirde Peygamber Efendimiz (asv)'in evlenecek kişilere tavsiyelerinin ne anlamı olabilirdi.

Evlenmek isteyen kişi dua etti, tahkik etti, sebeplere müracaat etti, ama bir türlü olmadı. O zaman biz kaderimize ve Allah’ın taksimatına razı olmak zorundayız. İnsan evlenme hususunun bazı noktalarında ne kadar irade sahibi de olsa, son karar ve takdir Allah’ındır, onun dediği olur. Bu dünya imtihan ve tecrübe yeri olduğu için, Allah bazen irademizin aksine hüküm verebilir, biz de imtihan gereği sabır ile karşılamakla mükellefiz.

Rızkımız da kaderde belli olduğu halde çalışmamıza engel değildir. Kaderde ne varsa onu yeriz deyip tembellik etmeyiz, rızkımızı kazanmanın yollarını araştırır ve son derece gayret ederiz. Evliliğe de aynen rızık zaviyesinden bakılmalıdır.
“Benim kaderimde varmış, ne yapayım.” demenin zamanı evlilik öncesi değil, evlilik sonrasıdır. Zira her şey netleşmiş ve kaderimizde kimin olduğu ortaya çıkmıştır. Ama evlilik öncesi için böyle bir malumata sahip değiliz, kiminle evleneceğimizi bilemiyoruz. Bilemediğimiz için en uygun adayı tercih etmeye çalışma hakkımız vardır. Ama şartlar müsaade etmiyorsa, haram ve yasak yollara girme hakkımız yoktur. Israr etmenin de bir limiti vardır. Dinin prensiplerinin dışına çıkmaya hakkımız yoktur.

Kader, Allah’ın ilminin bir unvanıdır. Evliliğin kader olmaması için, Allah’ın evlenen o iki kişiden habersiz olması gerekir. Bu ise ilmi her şeyi, her mekânı ve her zamanı kuşatan Allah hakkında düşünülemez. O hâlde sorumuzun cevabı, “Evlenmek elbette kaderdir.” olacaktır. Ancak burada iki farklı durum söz konusu olabilir:

1- Allah, ezelî ilmi ile evlenecek kadın ve erkeğin, kendi cüz-i iradelerini kullanarak birbirleriyle evlenmek isteyeceklerini bilmiş ve zamanı geldiğinde onların bu arzularını külli iradesiyle yaratacak olduğundan dolayı, ezelde kader defterlerine birbirleriyle evleneceklerini yazmıştır. “İlim maluma tabidir.” kaidesiyle bu yazı onların arzu ve iradelerine tabidir. Yani kader defterinde şunlar birbiriyle evlensin değil, şunlar birbiriyle evlenecek diye yazılmıştır. Elbette böyle bir yazı insanı zorlayıcı değildir.

Dünya hayatına gelmiş geçmiş her insanın kaderi yüce Allah(c.c) tarafından tayin edilmiştir. Biz buna kader diyoruz. Fakat şu da bir gerçek ki yüce Allah insana özgür iradeyi de nasip etmiştir. Bu bağlamda insan oğlunun özgür iradesi insanı kaderine götürmektedir. Yüce Mevlamız bu imtihan dünyasında insana verdiği kader dairesinde seçenekler sunmaktadır ve insan yaptığı seçimi kendi özgür iradesi ile yapmaktadır. 
Evlilik konusunda da bir insanın bir çok kısmeti çıkabilir, fakat nihayetinde bir kimse ile evlenilmektedir. İşte biz nihayetinde yapılan evliliğe kader diyoruz. Fakat insan bu noktada kaderim ne ise o olur demesi de çok yanlış olmaktadır. Evlenecek olan bir insan kendi özgür iradesini de kullanmalı düşünüp tartmalı, kendisi, ailesi ve evleneceği kimse için hayır olacak bir seçim yapmak için uğraşmalıdır. İnsan sahip olduğu bu özgür irade ile bir yandan da yüce yaratıcısı olan Allah’tan kendi hakkında hayırlı olacak bir evlilik istemelidir.

Nihayette gerçekleşecek olan evlilik zaten insanın kaderi olacaktır. Ama az öncede dediğimiz gibi örneğin bir kimsenin kısmeti çıktı ve kişi baktı ki karşısında ki insan kendisine hiç uygun değil. Kişinin bu noktada zaten kaderim ise olur değil ise olmaz demesi İslam dini açısından yanlış olacaktır. Kısmeti çıkan kişiyi düşünüp tartmalı kendine bu evliliği isteyip istemediğini sormalı ve karar vermelidir. Ancak buna rağmen evlilik olur ise o vakit yapılmış olan evlilik için bu evlilik benim kaderimmiş denebilir ve yüce Mevlam benim için bunu hayırlı görmüş o halde bende, benim için hayır olan bu kişi ile mutlu bir aile kurmalıyım düşüncesinde olmalıdır. 

2- Bazen de ya bir şükür ya da sabırla imtihan olmaları için, kulun cüz-i iradesi karışmaksızın Allah iki kişiyi karşılaştırır ve onları birbirleriyle evlendirir. Eğer bu evlilik güzel bir evlilik olmuşsa bu, kadın ve erkekten şükrün istenildiği bir nimettir. Eğer bu evlilik kötü bir evlilik olmuşsa bu evlilik, sabrın istendiği bir imtihan olur. Erkek kadınla, kadında erkek ile imtihan edilir. Demek ki, yapılan bütün evliliklerde kulların cüz-i iradeleri esas alınmamaktadır. Başka bir ifadeyle, ihtiyâri fiillerden olan evlilik, bazen ıztırâri fiiller gibi kulun müdahalesi ve seçmesi olmaksızın meydana gelir. O hâlde şu hükümleri birer kaide olarak bilmeliyiz.


- Eğer kul bir şeyin olmasını ister, ancak Allah onun olmasını murad etmezse o fiil vücuda gelmez ve meydana çıkmaz. Eğer vücuda gelmeyen bu arzu, bir hayır ise kul niyetinin mükâfatını görür.

- Eğer kul bir şeyin olmasını ister, Allah da onun olmasını murad ederse o fiil vücuda gelir ve yaratılır. Bu fiilin yaratılmasına kulun cüz-i iradesi sebep olduğundan dolayı, kul bu fiilinden mesuldür. Hayırlı bir iş ise mükâfat, kötü bir iş ise ceza görür.

- Kulun hiçbir müdahalesi olmaksızın, sırf Allah’ın dilemesiyle yaratılan fiiller: Bu tür fiillerde kulun cüz-i iradesi işe karışmaz. Daha önce ifade ettiğimiz gibi şükürle veya sabırla imtihan olmaları için Allah onu icad eder.

Evlilik bazen birinci gruba giren bir fiildir. Kulların cüz-i iradelerini kullanmaları neticesinde Allah istediklerini yaratır. Bazen ise ikinci gruba giren bir fiil olur. Allah kullarının iradelerini karıştırmaksızın onları birbirleriyle evlendirir. Ancak her iki durumda da evlilik kaderdir.

Yüce Allah “Biz her şeyi bir kaderle, (bir ölçü ve miktar ile) yarattık.” (Kamer, 54/49) buyuruyor. “Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçü ile (bi kaderin malum) indiririz.” (15/21) Bu ayetlerdeki “Kader, kadar, miktar, takdir” hepsi aynı kökten gelir. Ölçü vermek, plan içinde yapmak gibi anlamlara gelir. Allah’ın her şeyin ölçüsüne, planına, olacaklarına dair ezeli bilgisi demektir.
Devamını Oku »

Tasavvuf Nedir,Kısaca?..

Tasavvuf Nedir?

Tasavvuf, kalbi saflaştırmak, kötü huylardan arındırmak ve iyi huylarla doldurmak demektir. Tasavvuf hâl işi olduğu için, tarif edilemez ancak yaşayan bilir.Tasavvuf ilmi, kalp ile yapılması ve sakınılması gereken şeyleri ve kalbin, ruhun arınması yollarını öğretir. Buna "ahlak ilmi" de denir.

Tasavvufun Felsefi Tanımı : Allahın varlığını, birliğini, niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliğiyle, yaratılanla yaratanın bir oluşu, aynı kaynaktan gelişi anlayışıyla açıklayan dinsel ve felsefi akımdır.


Tasavvuf Nedir Kısaca
Tasavvuf Nedir (Kısaca)?
İslâmiyet, ana hatlarıyla iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir. Kelâm ilmi imanı, fıkıh ilmi ibadeti, tasavvuf ilmi de ahlakı ele alır.

Tasavvuf, İslâmı derûnî bir şekilde yaşamaktır. Ruhî ve vicdanî bir duyuşun mahsulüdür. Şekilden mânâya geçmek, kabuktan öze ulaşmaktır. Kâlin hâl olmasıdır.

İnsanın aklı, kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtardır. Nuranî bir cevherdir. Akl-ı selîm mertebesine ulaştığında, Rabbanî bir mürşittir. Hakikat güneşine açılan bir penceredir.

Kalb dahi, insanın manevî hayatının merkezidir. Binler âlemin manevî bir haritasıdır. Kâinatın hadsiz hakikatlerinin mazharı, medarı, çekirdeğidir.Cenab-ı Hakk'a parlak bir aynadır. Gayb âlemlerine karşı bir penceredir. Rabbanî bir latifedir.

İşte, aklın işletilmesiyle pek çok ilimler ve fenler otaya çıktığı gibi, kalbin işletilmesiyle de tasavvuf ilmi ortaya çıkmıştır.

İslâm tasavvufunun menşeini inceleyen bazı zâtlar, İslâm öncesi tasavvufî akımlarda da benzeri esasları gördüklerinden, onu ya Hint’te, ya İran’da, veya daha başka yerlerde aramışlardır. Halbuki, İslâm tasavvufunu doğrudan doğruya Kur’ân'da ve Resulullah’ın (asm.) hayatında aramak lâzım gelir.

Çünkü tasavvufta yer alan “zikir, fikir, nefis terbiyesi” gibi esaslar, Kur’ân'da çokça bahsedilen konulardır. “Yaşayan Kur’ân” durumunda olan Resulullah ise, tasavvufî hayatın en zirve tatbikini göstermiştir.


Tasavvuf ehli, kendi derecesine göre, tasavvufu tarif etmiştir ve birkaçı şöyledir:


Tasavvuf, dinin emirlerine uyup, yasaklarından kaçarak kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak demektir.

Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid'atlerden kaçmaktır.

Tasavvuf, nefsin iman ve itaat etmesi, bütün ibadetlerin ve bütün hayırlı işlerin hakiki ve kusursuz olmasıdır. Allahü teâlânın lütuf ve ihsanı ile daha yükseklere çıkanlar da olur.

Tasavvuf, fâni olan her şeyden yüz çevirip, baki olana bağlanmaktır.

Tasavvuf, İslam ahlakı ile süslenmektir.

Tasavvuf, ölmeden önce ölmektir.

Tasavvuf, baştan başa edeptir, tamamen edepten ibarettir.

Tasavvuf, kadere rızadır.

Tasavvuf, Hak teâlâya inkıyaddır, kayıtsız şartsız teslimiyettir.

Tasavvuf, emeli bırakıp amele devam etmektir.

Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmaktır.

Tasavvuf, namaz, oruç ve geceleri ibadet etmek demek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf, insanları incitmemektir. Bunu yapan, vasıl olmuş, yani maksada kavuşmuştur.

Tasavvuf, insanı, ibadetlerde gereken ihlasa ve insanlara karşı gereken güzel ahlaka kavuşturan yoldur. İnsana bu yolu mürşid-i kâmil öğretir.

Tasavvuf, her sözünde, her işinde, dine yapışmaktır.

Tasavvuf, ızdırap çekmektir. Sükun ve rahatlıkta, tasavvuf olmaz. Yani, aşıkın maşuku aramaya çalışması, maşuktan başkası ile rahat etmemesi gerekir.

Tasavvuf, Resulullahın mübarek kalbinden çıkıp, evliyanın kalblerine gelen bilgilerdir.

Tasavvuf, kendi nefsinin ayıplarını, kusurlarını anlamaktır ve dine uymakta kolaylık ve lezzet hasıl olmaktır ve gizli olan şirkten, küfürden kurtulmaktır.

Tasavvuf, herkese merhametli olmak ve ruhsat olan ameli terk etmektir.

Tasavvuf, Allahü teâlâyı, görür gibi ibadet etmektir. Hadis-i şerifde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâyı görür gibi ibadet et! Sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor.) [Buhari]

Allahü teâlânın gördüğüne inanan, Onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi? Yanındaki iki meleğin, günah ve sevapları tespit etmekle görevli olduğunu yakînen bilen kimse, kötü işler yapabilir mi?

Tasavvufun yediyüzden fazla tarifi yapılmıştır. Hepsinin özü ehemmi, mühimme tercihtir. Yani çok önemli işi, önemli işten önce yapmaktır.

Ağlayan bir kimse görsek, hangi üzücü şeyin bu kimseyi ağlattığını bilemeyiz. Eğer ayağına diken battığı için ağlıyorsa, diken bize batmadığı için, ona verdiği ızdırabı anlayamayız. Bir delinin, ne için güldüğünü bilemeyiz. (Şunun için gülüyorum) dese bile, o hadise deliye tesir ettiği gibi bize tesir etmez. Aşığın hâli bir başkadır. Tasavvuf da böyle bir hâl işi olduğu için biz bilemeyiz.

Tasavvufta Makamlar : 
Tasavvuf erbabından Mevlana Abdurrahman Cami hazretleri buyuruyor ki: Tasavvufta, makamların sonuna varan mutasavvıflar iki çeşittir:

Birincisi, Peygamber efendimiz aleyhisselamın izinden giderek, kemale erdikten sonra, insanları irşad için halk derecesine indirilmiş irşad ehli olanlardır.

İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp insanların yetişmesi ile vazifeli olmayanlardır. Bunlara evliya denir.

Tasavvuf yolunda yürüyenler de iki kısımdır:

Birincisi, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutup, yalnız Onu ister. [Yunus Emre’nin, "Bana seni gerek seni" demesi böyledir.]

İkincisi de Cenneti isteyen taliblerdir.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
(Tasavvuf ehlindeki haller ve marifetler, muhabbetin fazla olmasından hasıl oluyor. Allahü teâlânın sevgisi, bu büyükleri o kadar kaplıyor ki, başka şeylerin ismi ve cismi hatırlarına gelmiyor. Başka bir şey görmüyorlar. İster istemez, sevgi sarhoşluğu ile, üzerlerini bu halin kaplaması ile, başka şeyleri yok biliyorlar. Allahü teâlâdan başka bir şey görmüyorlar. [Hallac-ı Mansur’un "Enel-hak" demesi gibi.] Bu hallerin ve marifetlerin ötesinde başka kemaller ve üstünlükler vardır ki, o, kemalatın yanında bu haller ve marifetler, okyanus yanında bir damla gibidir.)

Tasavvuf, Yahudi veya Yunan filozoflarının uydurması değildir. Tasavvuf bilgilerinin hepsi Resulullah efendimizden gelmektedir. Bunların isimleri sonradan konulmuştur. Resulullahın, Peygamber olduğu bildirilmeden önce, kalble zikrettiği muteber eserlerde yazılıdır.

Zikir ve nefs muhasebesi, Resulullah ve Eshab-ı kiram zamanında da vardı. Hicri 2. asır sonlarında, Ehl-i sünnetten, kalblerini gafletten koruyanların ve nefslerini Allah’a itaate kavuşturanların bu hallerine Tasavvuf ve kendilerine Sofi ismi verildi. Kendine ilk defa sofi denilen zat, Ebu Haşim Sofidir.

Tasavvuf, İslam ahlakı ile ahlaklanmak için gereken bilgileri öğreten bir ilimdir. Tıp ilmi, beden sağlığına ait bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf da kalbin, ruhun, kötü huylardan kurtulmasını öğretir, kalb hastalıklarının alametleri olan kötü işlerden uzaklaştırır, Allah rızası için güzel iş ve ibadet yapmayı sağlar. Zaten dinimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra buna uygun iş ve ibadetin Allah rızası için yapılmasını emreder. Kısaca din, ilim, amel ve ihlastan ibarettir.

İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki:
Fıkhı öğrenmeden tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkhı öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at ehli, sapık olur. Her ikisini edinen hakikate kavuşur. (Merec-ül bahreyn)

Kalbin, kötü huylardan temizlenmesi için, Allah için olmayan her şeyin sevgisini kalbden çıkarmak gerekir. Bu yolda ilerlemek Peygamberlerin ahlakındandır.

Kötü sıfatlar, cahillik, öfke, riya, kin, haset, kibir, ucup cimrilik, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayıplamaktan korkmak, suizan, övünmek gibi şeylerdir.

Güzel huylar, ilim, tefekkür, rıza, hayâ, tevazu, merhamet, mürüvvet, cömertlik gibi güzel işlerdir. Kötü sıfatlardan kurtulmak ve güzel huylarla süslenmekle kalb temizlenmiş olur.

Huzura Kavuşmak İçin:
Dünya ve ahiret iyiliklerine, rahat ve huzura kavuşmak için birinci olarak doğru bir iman sahibi olmak gerekir. Doğru bir imana kavuşmak için, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek ve inanmak gerekir.

İkincisi, insanların saadeti için gereken şey, dinin emir ve yasaklarını öğrenmektir. Dinimizde bildirilen helali, haramı ve diğer hususları öğrenmek ve buna uygun hareket etmektir.

Üçüncüsü, kalbin kötülüklerden temizlenmesi ve nefsin terbiye edilmesidir. Nefs hep kötülük yapmak ister. Onun bu isteklerinden kurtulmak ve Allah sevgisini kalbe yerleştirmek için, tasavvuf âlimlerinin eserlerini okuyup amel etmek gerekir.

Bir kimse doğru imana kavuşur, dinin emirlerini seve seve yerine getirirse enbiyaya, evliyaya ve melaikeye benzer ve onlara yaklaşır. Aynı cinsten olan şeyler, birbirini çektiği gibi onlar tarafından yanlarına çekilir. Çok büyük bir mıknatısın bir iğneyi çekmesi gibi onu yüksekliklere çekip Cennete kavuşmasına sebep olurlar.

Manen yükselmek dünya ve ahiret saadetine kavuşmak bir uçağın uçmasına benzetilirse, iman ile ibadet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi, yani benzinidir. Tasavvufun iki gayesi vardır: Birincisi, imanın yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ buyurdu ki:
(Kalblere imanın yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur.) [Rad 28]

Zikir, her işte, her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, Onun rızasına uygun iş yapmak demektir. İkinci gayesi, ibadetlerde kolaylık, lezzet hasıl olması için, nefsten doğan sıkıntıların giderilmesidir. İbadetleri kolaylıkla, seve seve yapmak ve günah olan işlerden de nefret edip uzaklaşmak, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür.

Evliyalığa Kavuşturan Yol Tasavvuftur

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İslam dininin bir sureti, bir de hakikati, özü vardır. Sureti, önce iman etmek, sonra, Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymaktır. İslam dininin suretine kavuşanların nefsi emmareleri inkârda ve isyan etmektedir. Bunların imanı, imanın suretidir. Kıldıkları namaz, namazın suretidir. Oruç ve başka ibadetleri de böyledir. Çünkü, nefs-i emmare, insan varlığının temelidir. Herkes (Ben) deyince, nefsini göstermektedir. İşte, bunların nefsleri iman etmemiş, inanmamıştır. Böyle kimselerin imanları ve ibadetleri hakiki, doğru olabilir mi? Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için, yalnız surete kavuşmayı kabul buyurmuştur. Bunları, razı olduğu Cennetine sokacağını müjdelemiştir. Yalnız kalbin inanmasını kabul buyurması, nefsin inanmasını da şart koşmaması, Onun büyük ihsanıdır.

Evet, Cennet nimetlerinin de, hem suretleri, hem hakikatleri vardır. İslam dininin suretine kavuşanlar, Cennetin suretinden pay alacaklardır. Dünyada, İslam dininin hakikatine kavuşanlar, Cennetin hakikatine kavuşacaklardır. Surete kavuşmuş olanlarla hakikate kavuşmuş olanlar, Cennetin aynı bir meyvesini yiyecek. Fakat, herbiri başka tat alacaktır. Resulullah efendimizin mübarek zevceleri Cennette, Resulullahın yanında olacak, fakat duydukları lezzet başka olacaktır. Eğer, başka olmasaydı, bu mübarek zevcelerin, bütün insanlardan [peygamberlerden] daha üstün olmaları lazım gelirdi. Her üstün olan kimsenin zevcesinin de, bunun gibi üstün olması gerekirdi. Çünkü zevceler, Cennette zevclerinin yanında olacaktır. İslam dininin suretine kavuşanlar, buna uydukları zaman, ahirette kurtulabileceklerdir. Buna uyanlar, umumi evliyalığa, yani Allahü teâlânın rızasına, sevgisine ermiş demektir. Bununla şereflenen, tasavvuf yoluna girebilecek, (Vilayet-i hassa) denilen özel evliyalığa kavuşabilecek kimse demektir. Bunlar, nefs-i emmarelerini itminana ulaştırabilirler. Şunu iyi bilmelidir ki, bu vilayette, yani İslam dininin hakikatinde ilerleyebilmek için, İslam dininin suretini elden bırakmamak lazımdır.

Tasavvuf yolunda ilerlemek, Allahü teâlânın ismini çok zikretmekle olur. Bu zikir de, İslam dininin emrettiği bir ibadettir. Zikretmek, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde övülmüş ve emredilmiştir. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, İslam dininin yasakladığı şeylerden sakınmak şarttır. Farzları yapmak, insanı bu yolda ilerletir. Tasavvuf yolunu bilen ve yolculara önderlik edebilen bir Rehber [Mürşid] aramak da, İslam dininin emrettiği bir şeydir. Maide suresinin 35. âyetinde, (Ona kavuşmak için vesile arayınız) buyuruldu. (Vesile, insan-ı kâmil demektir). Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, İslam dininin sureti de, hakikati de lazımdır. Çünkü, evliyalık üstünlüklerinin hepsi, İslam dininin suretine uymakla ele geçer. Peygamberlik üstünlükleri de, İslam dininin hakikatinin meyveleridir. Her üstünlükte Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymak lazımdır.

Evliyalığa kavuşturan yol tasavvuftur. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, Allah’tan başka her şeyin sevgisini kalbden çıkarmak lazımdır. Allahü teâlânın ihsanı ile, kalb hiçbir şeyi görmez olursa, (Fena) denilen şey hasıl olur. (Seyr-i ilallah) tamam olur. Bundan sonra, (Seyr-i fillah) denilen yolculuk başlar. Böylece, (Beka) denilen şey hasıl olur ki, aranılan da budur. İslam dininin hakikati buradadır. Buna kavuşan zata (Veli) denir ki, Allahü teâlânın razı olduğu, sevdiği kimse demektir. Burada (Nefs-i emmare) mutmainne olur. Nefs, küfürden kurtulup, Allahü teâlânın kaza ve kaderinden razı olur. Allahü teâlâ da, ondan razı olur. Kendini anlar. Büyüklük, kendini beğenmek hastalığından kurtulur.
(2/50)

Evliyalığa, (Fena-fillah ve beka-billah) deniyor. Bunlar ne demektir?

Fena-fillah, kalbi Allahü teâlânın beğenmediği şeylerden temizlemek, boşaltmaktır.
Beka-billah, Allahü teâlânın sevdiği şeylerle kalbi doldurmaktır.



İslamda Tasavvuf Nedir?

Bir mü’min, Kur’an ve Sünnet Yolu olan Ehl-i Sünneti (İslamiyete, Peygamber (S.A.V.) Efendimizin anladığı ve öğrettiği gibi inanmak) öğrenip, sonra yasaklardan haramları ve mekruhları, yapılması gereken bilgilerden farzları, vacipleri ve sünnetleri öğrendikten sonra onlarla amel etmeye çalışarak, kâmil ve mükemmil bir rehberin vasıtası ile zikir, sohbet ve rabıta ile kalbi Allah’ın sevmediği şeylerden temizleyip, kalbini İlâhi nurlar ve sırlara ayna yaparak süslemesi ve bu sebeple gerçek Allah sevgisini zevken tadarak, Allah’a inanmayan nefs-i emmaresinin, kalbine doğan ilahi ışığın zevkinden etkilenmesiyle, dine muhalif nefsin Allah’a inanıp mutmainne mertebesine ererek ihlaslı bir müslüman olması durumuna İslamda Tasavvuf denir.


İslam Tasavvufun Yeri Nedir?

Tamamen Kur’an ve sünnete dayalı, Allah’ın rızası ve sevgisi tek amaç edinilen, nefsi kötülüklerden, kalbi masiva sevgisinden temizleyip Allah sevgisi ile süsleme yoludur. Gerçek tasavvufta Kur’an’a ve sünnete dayanmayan hiç bir amel ve inanç yoktur.

Allah’ı Zikir: Şeyhlerin taliblere zikir telkin etmesi Kur’an, Sünnet ve İcma ile sabittir. İşte delili: 
Kur’an’da zikir, mealen: “Ne ticaret ne de alışveriş onları Allah’ı zikirden, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkor.” (Nur s.ayet 37) 
 Hadis-i şeriflerde zikir; İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel hz.leri meşhur Müsnedinde (Bu Müsned; Rasulullahın hadislerini ihtiva eden sahih bir hadis kaynağıdır.) şu rivayete yer verir:
"Rasulullah(s.a.v.) eshabına hem tek olarak, hemde toplu olarak zikir taliminde bulunmuştur. Hz.Ali’den sahih bir senedle şöyle nakledilir: “Hz.Ali(r.a.) kulları Allah’a en kestirmeden götüren yolu peygamber(s.a.v.) efendimize sorunca, O şöyle cevap verdi:” Ey Ali yalnızken ve tenhada iken, Allahı zikret" diye buyurdu.
Devamını Oku »

15.03.2017

Tövbe Banyosu Nasıl Yapılır?(40 Tas Suyla Tevbe)

40 tas su tevbe Banyosu Nasil Yapilir
40 Tas Suyla Tevbe Banyosu
Bu konu çok çeştli isimler ile adlandırılmıştır,bunların bazıları; tövbe banyosu bir diğer adıyla 40 tas suyla tövbe etme veya 40 farklı hamamda yıkanarak tevbe etme vb...

Filimlerde görürsünüz kadın kötü yola düşmüştür fakat bundan çok rahatsızdır amma lakin çaresizdir,bir gün karşısına yakışıklı ve dürüst bir adam çıkar aşık olurlar.
Adam onu kötü yoldan kurtarır ve filimde kadın bir banyoda veya hamamda bir tas veya bir maşrapa yardımı ile su dökünerek tevbe eder,böylece işlemiş olduğu günahlarından arınır,artık o kötü işleri bırakıp evinin hanımı olur. 

Yalnız şöyle bir gerçek vardır ki bu izlediğiniz filimde yapılan uygulamalar en az filmin kendi kadar uydurma ve yanlış uygulamalardır.Bu uygulamalar malesef kulaktan dolma yanlış bilgiler içeren,gerçeği olmayan hurafelerdir.Tevbe banyosu vb. uygulamalar cahiliye döneminden kalmış uygulamalardır.
İslam dininde ve kuranda tövbe banyosu,40 tas suyla tevbe,40 farklı hamamda yıkanarak tövbe etme gibi uygulamalar mevcut değildir.
İslam dininde  "Tevbe-i İstiğfar" vardır,Tevbe İstiğfar konusu daha önce paylaşmış olduğumuz makalelerde mevcuttur.
Bir insan günahkar olduğunu düşünüyorsa,büyük veya küçükte olsa günahlar işmemişse ve bunlardan pişmanlık duyuyorsa,Allaha kendini affetirmek için,işlemiş olduğu günahlardan arınmak için,günahlarının bağışlanması ve affı için"Tevbe-i İstiğfar" etmelidir.
Buradan Tevbe İstiğfar Nasıl Yapılır? öğrenebilirsiniz!
Devamını Oku »

14.03.2017

Eşcinsellik Günah mı-Nihat HATİPOĞLU?

eşcinsellik Günah mi Nihat HATİPOĞLU
Eşcinsellik Günah mı?
İlahiyat profesörü Nihat HATİPOĞLU'nun sunmuş olduğu televizyon programında izleyicilerden birinin telefonla yayına bağlanarak sorduğu sorulardan biriside "Homoseksüellik,lezbiyenlik yani kısacası eşcinsellik günah mıdır?" sorusu oldu.Ünlü Profesör Nihat HATİPOĞLU bu soruyu detaylıca cevaplayıp kafalarda soru işareti kalmaması bakımından hadislerden ve ayetlerlerden örnekler verdi.İşte Nihat HATİPOĞLU'nun bu soruya karşı vermiş olduğu cevap;


RABBİN BELKİ DE SENİ BÖYLE SINIYOR!
Eşcinsellerin dışlanmasının yanlış olduğunu söyleyen Hatipoğlu, "Bunun yanlış olduğunu, yaptıkları şeyin haram olduğunu söyledim ama hiç sert konuşmadım. Çünkü bunun bir imtihan olduğunu biliyorum. Birçok kişi bu hastalıktan çile çekiyor, benim böyle bir illetim var diyor. Rabbin belki de seni böyle denemek istiyordu, işin bu boyutuna bak sabredeceksin ve mükafatını mutlaka alacaksın" dedi.

SABRET KENDİNİ FRENLE,TEDAVİ OL,ALLAHA SIĞIN!
Hatipoğlu, bu yöndeki soruya "Sen bunu hissettiğin için günahkarsın demiyorum. Ama ters ilişkilere girersen günaha girersin. Herkesin imtihanı başkadır. Seni kınamıyorum, ama duygularını gerçekleştirirsen günahkar olursun. Duygularından dolayı değil, yaradılış şeklinden dolayı değil ama o duygularının gereği sabretmez de kendini frenlemez de böyle içine girersen işte o zaman günahkar olursun. Bu insanları dışlamayın, bir ilahiyatçıya götürün" diye yanıt verdi.

Nihat HATİPOĞLU'nun eşcinsellik hakkında hadis ve ayetlerden örnekler ;


- Erkeğe benzemeye çalışan kadın, kadına benzemeye çalışan erkek bizden değildir.(Hakim)

- Kadın elbisesi giyen erkeğe, erkek elbisesi giyen kadına lanet olsun! (İbni Ahmed)

- Allah (c.c) tarihte Hz. Lut Peygamber'in bu sapıklarla olan mücadelesini ve kavminin başına gelenleri Hud suresinde şöyle anlatıyor:

- 78. Lût'un kavmi hemen yanına geldi. Daha önce de o çirkin işleri yapıyorlardı. Lût, "Ey Kavmim! İşte kadınlar, benim kızlarım; sizin için en nezih olanı onlarla evlenmektir. Allah'tan korkunuz ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyiniz! İçinizde aklı başında bir adam yok mu!" dedi.

- 79. "Sen de biliyorsun ki senin kızlarında bizim gözümüz yok. Bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun." dediler.

- 80. Lût, "Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güçlü bir desteğe dayanabilseydim!" dedi.

- 81. Elçiler "Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Sen gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yola çık. Eşinden başka sizden hiçbiri geride kalmasın. Çünkü onların başına gelecek olan, şüphesiz onun başına da gelecektir. Onlar için belirlenen zaman, sabah vaktidir. Sabah da yakın, değil mi?" dediler.

- 82-83. Emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine sağanak halinde, Rabbin katında işaretlenmiş taşlar yağdırdık. Böyle cezalar zalimlerin başından hiç eksik olmaz.
Devamını Oku »

12.03.2017

Lina İsminin Anlamı Nedir-Kız Çocuklarına Konulabilir mi?

lina ismi kız ismi olarak konulabilir mi
Lina ismi kız ismi olarak konulabilir mi?
Line veya Lina ismi hakkında sizlerden bir çok soru aldık.Malesef internette bu isim hakkında fazla bir bilgi yok ama biz sizler için "lina isminin anlamı ve kökenini,lina ismi kuranda geçiyormu,lina ismi caiz mi,lina isminin yanına yakışan isimler hangileridir" gibi pek çok sorunun cevabını araştırdık ve bulduk.

Lina ismi, Haşr Suresinin 5. ayetinde geçen “arapça : لِينَةٍ  
lîne,kelimesinin latin harfleri ile yazılmış şeklidir,bu kelime, “hurma fidesi ve yumuşak hurma ağacı” manasına gelir,diğer bir anlamı da "hoş,sevecen" dir.Bunun, çocuklara isim olarak konulmasının bir sakıncası yoktur.
Bu isim genelde arap ülkelerinde kız çocuklarına konulan bir isimdir.Bu isme en çok rastlanılan ülke Libyadır,Line ismi Libyada kız çocuklarına konulan bir isimdir!..
İsmi "line" olarak bir kız çocuğuna koyabilirsiniz caizdir,dinen yasaklı ve uygun olmayan isimler arasında yer almaz,fakat "Lina" olarak konulması hakkında herhangi bir şey söylemek mümkün değildir!..

Lina ismi ile uyumlu kız isimleri sırasıyla; Adina, Adlina, Aksuna, Albina, Aleyna, Almina, Armina, Asena, Aşina, Aymina, Aysuna, Bejna, Benna, Beyna, Busena, Cüheyna, Destina, Esna, Ezna, Ferahna, Gülrana, Gülsena, Gülsuna, Hasna, Henna, Hesna, Hüsna, İrena, Lena, Melina, Milena, Mina, Mislina, Mutena, Nursena, Rahna, Rana, Reyna, Selena, Semina, Sukeyna, Temenna, Tuanna, Turna, Tüvana, Yasna
Devamını Oku »

11.03.2017

Münafık Kimlere Denir-Münafık Kişinin Özellikleri Nelerdir?

Münafık birinin özellikleri nelerdir
Münafıklık-Münafık Kime Denir?
Münafık alametleri,Münafık ayetleri,Münafık nedir özellikleri nelerdir?,Münafık ile ilgili hadisler,Münafık kime nedir? Münafıklığın alametleri nelerdir? Münafıklık alameti bulunan münafık mıdır?,Münafık kimdir özellikleri nelerdir?,Münafıklık alametleri ayetler,Münafığın alameti üçtür hadisi arapça,Münafıklığın 4 alameti,Münafıklıktan kurtulmak...

Münafık: İçinden gerçek anlamda iman etmemiş olup, dışından Müslüman görünen kimse, aslî mânâsını değiştirmeden dilimize geçmiş olan münafık kelimesi İslâm toplumu içinde çeşitli sebeplerden dolayı ve menfaati icabı kendini Müslüman göstererek Allah'a, Rasûlüne ve mü'minlere düşmanlığını gizleyen kimsedir (Bakara, 2/8; Âli İmrân, 3/167; Mâide, 5/41)Müslüman olmadığı halde, müslümanları aldatmak için müslüman görünen kimselere münafık denir. 

Münafıklığın bazı alametleri vardır. Bu alametlerin biri bir kimsede bulunsa, o kimseye münafık denmez, onda münafıklık alametleri var denir. Mesela yalan söylemek münafıklık alametidir. Bir kimse, yalan söylese münafık olmaz. Münafıkların işlediği bir işi işlemiş olur. 
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Münafığın üç alameti vardır: Yalan söyler, sözünde durmaz ve emanete hıyanet eder.) [Buhari]

Münafığın tanımı hakkında Kur’ân’da şu açıklamaları buluruz:
 


“İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler. Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve mü’minleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir. Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elim bir azap vardır. Onlara ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridirler; lâkin anlamazlar. Onlara ‘İnsanlar iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiği vakit ‘Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz?’ derler. 

Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler. (Bu münafıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit ‘(Biz de) iman ettik’ derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: ‘Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (mü’minlerle) sadece alay ediyoruz’ derler. 
Gerçekte, Allah onlarla istihza yani alay eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar. İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir. Onların yani münafıkların durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misâlidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; artık hiçbir şeyi görmezler. Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler. Yahut onların durumu, gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir.

O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. O esnada şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca orada birazcık yürürler, karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kadirdir.”


Bu âyetlerin genişçe tefsirini yapan Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre münafıklar:
1-Allah’ı kandırmak gibi imkânsız bir işe kalkıştıkları için ahmaktırlar.

2-Çıkarlarını düşünme çabasıyla kendilerine zarar verdikleri için sefih ve akılsızdırlar.

3-Faydayı zarardan ayırt edemedikleri için cahildirler.

4-Tıynetleri pis, sıhhatlerinin madeni hasta, hayat kaynakları ölmüş rezil kimselerdir.

5-Şifa talebiyle hastalıklarını artırdıkları için aşağılıktırlar; sürünmeye mahkûmdurlar.

6-Elemden başka bir şey vermeyen bir kuvvetli azap ile tehdit edilmişlerdir.

7-İnanmadıkları halde “inandık” dedikleri için, insanlığın en aşağılık sıfatı olarak yalancıdırlar.


Fasıklık ise Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre, haktan yüz çevirmek, haktan ayrılmak, günahta haddini aşmak, dünya hayatı ve mutluluğu için mukaddesat dâhil her şeyi feda etmektir. Fasıklığın kaynağı, akıl, gazap ve şehvet denilen üç kuvveti ifrat veya tefrit içinde kullanmaktır. Yani bu üç kuvveti abartarak kullananlar, fıska düşerler, büyük günah işlemiş olurlar.Başka bir ifadeyle, büyük günahı açıktan işleyen, işlediği günahtan sıkılmayan, mahcup olmayan, günahlarıyla övünen ve zulüm yapmaktan lezzet alan kimselere de fâsık denmiştir.

Çevremizde bulunan ve îmânsız olmayan, îmânda bizi aldatmayan ve açıktan büyük günah işlemeyen Müslümanları, her ne kadar amelsiz ve günahkâr da olsalar münâfık veya fâsık diye nitelememiz, onları dışlamamız, onları kınamamız, onları yargılamamız, onları sınıflandırmamız, onları kodlamamız doğru olmaz. Doğru olan, onlar için dua etmemizdir. Doğru olan, onlar için de, kendimiz için de Rabb-i Rahîm’den tevfîk ve hidayetini eksik etmemesini dilememizdir. Doğru olan, onların bilhassa bunlar yakınlarımız ise bağışlanmaları için Cenab-ı Hakka niyaz etmemizdir.

Unutmayalım; büyük günah işleyen dinden ve imandan çıkmış olmaz. Çünkü insandaki nefis, şeytanı her vakit dinler. Öyleyse fâsık, nefsine ve şeytanına aldanmış kişidir; fakat dinsiz ve imansız kişi değildir.

Dinsiz ve imansız, ya kâfirdir, ya münafıktır. İmansızlığını gizlemiyorsa, kâfirdir; gizliyorsa münafıktır. Fakat gizleyen kimsenin gerçek hâlini de biz ancak Allah’a havale ederiz. İnandığını söyleyen kimseyi münafıklıkla itham edemeyiz.Birine mal, söz veya sır emanet edilse, o kimse de bu söz veya sırrı başkalarına söylese, yahut emanet edilen mala zarar verse, çalsa, yani hıyanet etse, bu işler münafıklık olur. (Berika)
Münafığın alametlerini bildiren hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:

(Müminin hastalığı günahlarına kefaret olur. İyileşince bundan ibret alır. Münafık ise, bağlanıp sonra salıverilen deveye benzer. Deve, niçin bağlandığını ve niçin salındığını bilmediği gibi, münafık da, hasta olup iyileşince, bundan ibret almaz.) [Ebu Davud]

(Münafıklar Kur'anı öğrenirler, ilim ehliyle mücadele ederler.) [Taberani]

(Münafıklar ikindi namazını akşama doğru kılarlar.) [Hakim]

(Münafıklarla bizim aramızdaki eman namazdır.) [Hakim]

(Namaz aşikâre oldu, kabul ettiler [öyle göründüler] Zekât gizli oldu vermediler.) [Bezzar]

(Yatsı ve sabah namazına münafık devam edemez.) [Hakim]

(Bizimle münafıkları ayıran alamet, yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmaktır. Münafıklar, yatsı ve sabah namazına devam edemez.) [Beyheki]

Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmamak münafıklık alametidir. Nasıl ki, yalan söylemek münafıklık alameti ise, cemaate gelmemek de münafıklık alametidir. Bu demek, cemaate gelmeyen münafık demek değildir. Kendisinde münafıklık alametinden bir alamet var demektir.

Verdiği sözde durmamak da münafıklık alametidir. Sözünde durmayana münafık denmez. Fakat münafıklık alametinden birini işlemiş olur. Bu konudaki hadis-i şeriflerin mealleri de şöyle:
(Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmak, münafıklara çok ağır gelir. Eğer bundaki ecri bilselerdi, sürünerek de olsa, cemaate gelirlerdi. Namaza gelmeyenlerin evlerini yakmak istedim.) [Buhari]

(Kadın ve çocuklar olmasaydı, cemaate gelmeyen erkeklerin evinin yakılmasını emrederdim.) [İ. Ahmed, İbni Mace]

(Yemin ederim ki, [sabah namazı için, mazereti dışında] cemaate iştirak etmeyenlerin evlerini yakılmasını emredeyim diye hatırımdan geçti.) [Müslim]

Fıkıh kitaplarında cemaate gitmemeyi mübah kılan mazeretler vardır. Böyle bir mazereti olmadan cemaate gitmemek caiz değildir. Bunlar kendilerinde münafıklık alameti bulunan kimselerdir. Böyle kimselerden olmamaya dikkat etmeliyiz!

İbni Hacer hazretleri buyurdu ki:

Nifak, yani münafıklık, zahirin batına uymaması demektir. Sözü, özüne uymaz. İtikad edilecek şeylerde münafıklık yapmak küfürdür. İşlerinde ve sözlerinde münafıklık yapmak, haram olur. İtikadta, imanda münafıklık, diğer küfürlerden daha fenadır. İfa etmek, yerine getirmek niyetiyle söz vermek caizdir, hatta sevaptır. Böyle vaadi ifa etmek vacip değildir, müstehaptır. İfa etmemek tenzihen mekruh olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir kimse, yapmak niyeti ile verdiği sözü tutamazsa günah olmaz.) [Tirmizi]

Hanefi ve Şafii’de, ahdi bozmak da, özürsüz mekruh, özürlü caizdir. Fakat bozacağını önceden haber vermek vaciptir. Hanbeli’de vaade vefa vaciptir. Yerine getirmemek haram olur. Yapması dört mezhepte de sahih olan bir şeyi yapmak takva olur. (İslam Ahlakı)

Bir müslüman, yabancı bir diyarda, dinsizlerin arasında kalıp, namazlarını gizli kılsa, zaruretlerden dolayı mümkün mertebe Müslümanlığını gizlese, bu kimseye münafık denmez. Buna müdara denir. Müdara, dini zarardan kurtarmak için dünya menfaatinden vermek, insanlarla iyi geçinmektir. Hadis-i şeriflerde (Allahü teâlâ, farzları yapmamı emrettiği gibi, müdara etmemi de emretti) ve (Müdara sadakadır) buyruldu. [Deylemi]

Müdaranın zıddı, müdahenedir, dünyalık ele geçirmek için dinden taviz vermektir, haramdır. Hadis-i şerifte (Gücü yettiği halde günah işleyene müdahene edip, nehy-i münkeri terk eden, kabrinden maymun ve domuz şeklinde kalkar) buyruldu. (Şir’a)


Kuran'a Göre Münafıkların Özellikleri 

1-Kâfirdirler : “İnsanlardan birtakımları vardır ki inanmadıkları halde “Allah(cc)a ve âhiret gününe inandık”derler.”(Bakara 8)
“Kalplerinde hastalık(kafirlik ve münafıklık) olanlara gelince(bu sure) onların murdarlığına murdarlık katar. Onlar artık kafir olarak ölürler.”(Tevbe 125)

2-Yalancıdırlar : “Münafıklar sana geldiklerinde “şahitlik ederiz ki sen Allah(cc) ın peygamberisin.” derler. Allah(cc) da bilir ki sen elbette, kendisinin peygamberisin. Allah(cc) hiç şüphesiz münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder.”(Münafıkun 1)

3-Allah(cc)ın yolundan yüz çevirirler : “Onlara Allah(cc)ın indirdiğine (kitaba) ve resule gelin (onlara başvuralım) denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.”(Nisa 61) “Çünkü onlar yeminlerini kalkan yapıp insanları Allah(cc)ın yolundan saptırdılar. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür.” (Münafıkun 2)

4-Fâsıktırlar : “Allah(cc)ı unuttular. Allah(cc) da onları unuttu. Çünkü münafıklar fâsıkların ta kendileridir.” (Tevbe 67) Allah(cc)ı unutmaları O’na taati terk etmeleridir. Allah(cc)ın onları unutması onların rahmet ve faziletten mahrum kalmalarıdır. 

Fâsık: Haramları aleni olarak işleyebilen ve bu durumdan rahatsız olmayandır.“Onlardan razı olmanız için size yemin edecekler. Şâyet onlardan razı olsanız bile Allah(cc) fâsıklar topluluğundan asla razı olmaz.”(Tevbe 96)

5-Günah ve küfre koşarlar : “Ey Resul! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla “inandık”diyen kimselerden küfür içinde koşanların hali seni üzmesin.” (Maide 41) “Onlardan bir çoğunu günah ,düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür.”(Maide 62)

6- Hilecidirler : “Çünkü onlar (kendi akılarında) güya Allah(cc)’ı ve mü’minleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.” ( bakara 9) ”Şüphesiz münafıklar Allah(cc)’a oyun etmeye kalkışıyorlar. Halbuki Allah(cc) onların oyunlarını başlarına çevirmektedir...”(nisa 142) 

Bu âyetlerde Allah(cc) münafıklar yalnız kendilerini aldatırlar. Ama gaflet ve dalalete saplandıklarından bunu hissedemezler. Allah(cc)ı ve mü’minleri aldatmaya çalışmalarının vebali ve zararı o kadar açık bir şekilde bu münafıklara dönecektir ki bunu ancak duyu organları körelmiş kimseler anlayamazlar. Allah Teâla münafıklar “hissedemez” ibaresi ile münafıkları cemâdat seviyesine indirmiş, duygudan mahrum oluşları dolayısıyla da hayvanlardan daha aşağı mertebededirler.

7- İki yüzlüdürler (Riyakar) :  “( O münafıklar) mutlaka sizden olduklarına Allah(cc)’a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değildirler. Fakat onlar ( kılıçlarınızdan) korkan bir toplumdur.” (Tevbe56)
5/8 “(Bu münafıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit “biz de iman ettik” derler. Halbuki kendilerini saptıran şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise “Biz beraberiz, biz ancak onlarla (mü’minlerle) alay ediyoruz” derler. Gerçekte Allah(cc) onlarla istihza (alay) eder, azgınlıklarında onlara mühlet verir. Bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.”(Bakara 14- 15)

8- Bozguncudurlar : “Onlara “yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiği zaman ; “biz ancak ıslah edicileriz” derler. Kesin olarak biliniz ki onlar ancak kötülük yayan bozguncudurlar. Lakin anlamazlar.(yani yapmakta oldukları kötülüğü fark etmezler.)”(bakara 11-12) 

FESAT: küfür, isyan ve mâ’siyetle amel etmektir.( İbn-i Mesut ra.) Herkim yeryüzünde Allah(cc)’a asi olursa mâ’siyetle emrederse şüphesiz ki o kimse yeryüzünü ifsat etmiş demektir. (İbn-i Kesir 1-410)

9- Kötülüğü emredip iyiliği yasaklarlar : “(Sizden olduklarına dair yemin eden) münafık erkekler ve münafık kadınlar (sizden değil) birbirlerindendir. Çünkü onlar kötülüğü emreder iyilikten alıkoyarlar, (siz ise iyiliği emreder kötülükten alı koyarsınız) ve onlar ellerini sıkı tutarlar.” ( Tevbe 67) “Mü’min erkeklerle mü’min kadınlarında bir kısmı bir kısmının velileridir(dostları ve yardımcılarıdır). Onlar iyiliği emreder, kötülükten alı korlar.” (Tevbe 71)

10-Cihattan geri durup rahatı severler  : “Allah(cc)ın Resulüne muhalefet etmek için (savaştan) geri kalanlar (münafıklar, sefere çıkmayıp) oturmalarıyla sevindiler, mallarıyla canlarıyla Allah(cc) yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler ve (savaşa çıkmak isteyenlere) “bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler. “De ki: cehennem ateşi daha sıcaktır.(ona nasıl dayanacaksınız) keşke anlasalardı.”( Tebve 81) 

11- Bölücüdürler : “(Sefere katılmayanlar arasında) birde ( mü’minlere) zarar vermek, (hakkı) inkar etmek, mü’minlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah(cc) ve Resulüne karşı savaşmış olan (adamın gelmesini) beklemek için bir zarar mescidi Kur’an’lar ve (bununla) “İyilikten başka bir şey niyet etmedik.” diye mutlaka yemin edecek olanlarda vardır.Halbuki Allah(cc) onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.”(Tevbe 107)

Söz taşıyanın, gıybet edenin, Cehennemlik, cemaate gelmeyenin münafık olduğu, evlenmeyenin bu ümmetten olmadığı gibi hadislerin açıklaması nasıldır?

Hadis-i şerifleri açıklamaları ile yazmak gerekir. (Söz taşıyan Cennete girmez) demek, günahının cezasını çekmeden, yahut affa, şefaate kavuşmadan giremez demektir. (Gıybet eden Cehennemlik) demek, sevapları günahlarından az olursa, gıybet Cehenneme götürür demektir. Gıybet edenin sevapları, gıybet edilenin defterine yazılır. (Evlenmeyen benden değildir) demek, benim sünnetime uymamış olur demektir.

Yine hadis-i şerifte, müminin her günahı yapabileceği, üç şeyi yapamayacağı, bunlardan birinin de yalan olduğu bildirilmiştir. Hadis-i şeriften zahire göre, yalan söyleyenin mümin olmadığı anlaşılır. Kâmil mümin değil demektir. Ayrıca yalanın münafıklık alameti olduğu bildirilmiştir. Yalan söyleyen münafık değildir, fakat münafıklık alametinden birini işlemiş olur.

[Münafık kelimesinin iki manası vardır. Birinci manası kâfir demektir. İkinci manası, dışı içine uymayan, iki yüzlü demektir. Bu manadaki münafık kâfir değildir.]

Cemaate gelmemek de münafıklık alametidir. Cemaat sünnetine önem verdiği halde gelmezse, münafık olmaz. Sünnete önem vermezse, zaten müslüman olmaz.

Hadis-i şeriflerdeki (Şu günahı işleyen Cennete giremez, Cehennemliktir, mümin değildir, münafıktır) demek (O günahtan tövbe edilmemişse, af veya şefaate uğramamışsa, günahının cezasını çekmeden Cennete giremez. demektir. Çünkü günah ile, imansızlık ayrı şeylerdir. Günah ne kadar büyük olursa olsun, o günahı işleyen kâfir olmaz. Fakat hangi günah olursa olsun, günaha devam edenin kalbi kararır, küfre doğru yol alır. Onun için günahlar çok tehlikelidir.

Allah’a inanıyor, namaz kılıyorum. Fakat çok günah işliyorum. Ben münafık mıyım?


Allahü teâlâya inanan mümindir. Kimse zorlamadan namaz kıldığınıza göre, münafık olmanız mümkün değildir.

Yalan söylemek, emanete hıyanet etmek ve verdiği sözde durmamak münafıklık alametidir. Fakat bu günahları işleyene münafık denmez.

Münafık, inanmadığı halde, herhangi bir dünya menfaati için inanmış gibi görünen kimsedir. Eshab-ı kiramı seven de münafık olamaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin sevgisi [radıyallahü anhüm] bir münafığın kalbinde toplanmaz.) [Taberani]

(Ensarı ancak mümin sever. Ancak onlara münafık buğzeder.) [Buhari]

Sözün kısası, Allahü teâlâya ve Onun Resulü Muhammed aleyhisselama inanan kimse mümindir. Çok günah işlese de münafık değildir.


Yalan söyleyen veya diğer günahları işleyen kâfir olur mu?

Hayır, büyük günah işleyene kâfir denmez. (Münafık olur, kâfir olur) demek, Ehl-i sünnete aykırıdır. Münafıklığın bazı alametleri vardır. Bu alametlerin biri, bir kimsede bulunsa, o kimseye münafık denmez, (Onda münafıklık alameti vardır) denir. Yalan söylemek münafıklık alametiyse de, yalan söyleyene münafık denmez. Münafıkların işlediği bir işi işlemiş olur.

Vehhâbîler, âyet ve hadislerin zahir mânâlarına bakarak birçok işte kâfir oluyorlar. Mesela, (Namaz kılmayan kâfirdir) hadis-i şerifini söyleyerek namaz kılmayan Müslümanlara kâfir diyorlar. Ehl-i sünnette, amel imandan parça değildir. Farz olduğuna inanıp da tembellikle kılmayana kâfir denmez.

Yalan söyleyen, sözünde durmayan veya emanete hıyanet eden Müslüman, haram işlemiş olursa da, buna kâfir dememelidir. (Bunda münafıklık alameti vardır) denir.

Münafık, dışı içine uymayan, ikiyüzlü anlamına da gelir. Söz ile olan bu münafıklık küfür değil, haramdır. (Hadîka)

Birine mal, söz veya sır emanet edilse, o kimse de bu söz veya sırrı başkalarına söylese yahut emanet edilen mala zarar verse, çalsa, yani hıyanet etse, bu işler de münafıklık alameti olur. Fakat yine de böyle kimseye kâfir veya münafık denmez. Çünkü Eshab-ı kiramdan biri, Resulullah'ın sırrını, düşmanlara söyleyince, Hazret-i Ömer, (İzin ver ya Resulallah bu münafığın kellesini uçurayım) dedi. Peygamber efendimiz, (O, Eshab-ı kiramdandır, Bedir ehlidir, cennetliktir) buyurunca, Hazret-i Ömer, dediğine pişman oldu, tevbe istigfar etti.
Kâfir ve münafık kelimelerini rastgele söylemekten kaçınmalıdır. Kâfir anlamında münafık da dememelidir.

Zındık, münafık mıdır?Yanlış bilgi vererek Müslümanları aldatanlara zındık deniyor. Zındıklığın içinde münafıklık da var mıdır?

Evet, vardır. Müslüman olmadığı hâlde, Müslüman görünerek, açık bildirilmiş olan bilgilere, kendi aklına göre bozuk mânâlar vererek, Müslümanları aldatan kâfirlere (Zındık) deniyor. Zındıkların Müslüman görünmeleri elbette münafıklıktır. 
Münafık, içi dışına uymayan kimse demektir. Zındıkların da içi dışına uymaz. Namaz kılmadıkları hâlde, (Namazda sûreler Türkçe olarak okunmalı) derler. Namaz kılmayı teşvik etmezler, ama (Kadınlar hayızlı iken namaz kılmalı, oruç tutmalı. Cuma ve cenaze namazına gitmeli) derler. Maksatları dinimizi bozmaktır. Münafıklar da, zındıklar gibi hareket ederler. 
Günümüzde zındık çoksa da, münafık azdır. Münafık, Müslüman gibi, her ibadeti yapar görünür. İlk bakışta Müslümandan ayırmak zordur. Zındıkları tanımak daha kolaydır. Her fırsatta İslam düşmanlığı yaparlar.
Peygamber Efendimiz münafıkların kimler olduğunu herkese açıklamamış ve onlardan bazılarının cenaze namazlarını bile kıldırmıştır. Bu nedenle dikkatli olmak gerekir.
"Nifak, kalpte olursa küfür, amelde olursa suçtur." (Kurtubî, Tefsir, VIII/212). Bu bakımdan, münafıklardaki nifak hâli îtikâdî ve amelî olarak iki grupta toplanır:

1. İtikâdî Nifak:

Kur'an-ı Kerim'de karakterize edilen, dünyada iken Müslüman muamelesi görüp, ahirette inançsızlığı ortaya çıkınca kâfirlerden daha kötü muâmeleye tâbî tutulmasına sebep olacak olan nifak hâli. (Nisâ, 4/145) "Akîdenin hilafına îmanda mürâîliktir." (M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VI/4997).

Kur'an-ı Kerim insanları mü'min, kâfir, münâfık olmak üzere üç grupta toplar (Bakara, 2/1-20) ve insanların en kötüsü ve iki yüzlü olanı şeklinde tarif edilen münafıkların şu özelliklerinden söz eder:İslâm toplumu içinde fesatçıdırlar.

"Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiğinde; 'Biz ıslah edicileriz.' derler."(Bakara, 2/9-13).

"Müslümanların inandıkları gibi inanın, diye örnek verilince; 'Bz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?' diye itiraz ederler. İnananlarla yanyana gelince de; 'Sizinle beraberiz.' derler. Fakat reisleri ve şeytanlarıyla baş başa kalınca; 'Biz onları aldattık.' diye alay ederler." (Bakara, 2/13-15).


İman ile küfür arasında bocalayan münafıklar, bazan Allah'ı hatırlar gibi davranırlar. Fakat, Allah'a oyun etmeye çalışırlar ve gösterişte bulunurlar. Namaza da üşene üşene kalkarlar (Nisâ,4/142-3). İnsanları Allah yolundan döndürmek için yalan yere yemin ederler (Mücadele, 58/14; Münâfıkûn, 63/2).

Münafıkların kalbi verimsiz toprak gibidir (A'raf, 7/58), menfaatlerine göre şekil alırlar, dönektirler (Nisâ, 4/141; Ankebût, 29/10-11) Asr-ı Saadetteki münâfıklara; "Hz. Peygamber'in yanına gelmeden önce sadaka verin de öyle gelin." denildiğinde bunların, menfaatlarına dokunduğu için, kaçtıkları tespit edilmiştir. (Mücâdele, 58/13). Münafıklar bir taraftan da maddî kazanç sağlamak için ahlâk dışı davranışlara başvururlar. Nitekim, münafıkların başı Abdullah İbn Ubeyy b. Selûl, kazanç sağlamak amacıyla câriyelerini zinaya zorluyordu. Bu maksatla bir nevi genelev de kurmuştu. Zina yoluyla cariyelerinden gelir sağlama çabası üzerine, olayı yasaklayan âyet nazil olmuştur (et-Taberî, Tefsir, XVIII/132; Nûr, 24/33).

Münafıklar Allah'ı unutup cimrilik yaparak ellerini yumarlar (Tevbe, 9/67), bir belâya uğrayıp sıkışınca hemen fitneye düşerler (Ankebût, 29/10), felâketin dönüp kendilerine çarpmasından korktuklarını, kendi aralarında fısıldaşırlar (Mâide, 5/52, 53); olayların akışı münafıkların lehine gibi ise, itaatle koşa koşa Peygamber'in yanına gelirler (en-Nûr, 24/49); bunlar zâhiren îman edip kalpleriyle kâfir olanlardır (Münafıkûn, 63/3).

"Allah'a, Peygamber'e inandık, itaat ettik" diyen münafıklar (Nûr, 24/47; Münafıkûn, 63/1); diğer taraftan Hz. Peygamber'e isyanı, düşmanlığı fısıldaşırlar (Mücâdele, 58/9-10). Onlar aynen şeytanlara benzerler (Haşr, 59/16); tabiatları gereği Allah'a ve Peygamber'e muhalefet üzeredirler (Mücadele, 58/20); fakat kalplerindeki gizlediklerini ortaya çıkaran âyetlerin inmesinden de çok korkarlar (İnfitâr, 82/4-5; Tevbe, 9/64).

Allah'a kötü zanda bulunan erkek ve kadın münafıklar (Fetih, 48/6), birbirlerinin tamamlayıcı parçası olup, insanları kötülüğe çağırır, iyilikten vazgeçirmeye çalışırlar. 

Onlar ebedî Cehennemliktirler (Tevbe, 9/67-69). Kötü sözlerin Müslümanlar arasında yayılmasını isterler (en-Nûr, 24/19); kötülük yapınca sevinirler; yapmadıkları şeylerle övünmekten hoşlanırlar (Âl-i İmrân, 3/188); Kur'an-ı Kerim âyetleriyle alay ederler (Nisa, 4/140); İslâm toplumu içinde yalan-yanlış uydurma haber yayarlar (Ahzâb, 33/60-61); cihada çıkacaklarını yemin ile ifade ettikleri halde iş fiiliyata dökülünce kaçarlar (en-Nûr, 24/63); düşman korkusundan ölüm baygınlığına düşer (Münâfıkûn, 63/19); böyle bir ortamda kaçacak delik ararlar (Tevbe, 9/57). Mü'minler zafer kazanınca, başarıya ortak olmak, ganîmetten faydalanmak için; "sizinle beraber değil miydik?" derler. 
Kâfirler gâlip gelince; "Size mü'minlerden gelecek ziyanı biz önlemedik mi?" derler (Nisâ, 4/141). Savaşta çok şehid düşen olursa; "Allah lutfetti de iyi ki savaşta bulunmadım." diyen münafıklar, eğer ganîmet bölüşülecekse, "ah keşke ben de şu ganîmete erseydim" derler (A'râf, 7/72, 73).


Kur'an-ı Kerim'de özelliklerini tanıtıp haber verdiği münafıklar için Yüce Allah, peygamberini şöyle uyarmaktadır:

"O münafıkların dış görünüşlerine aldanma. Onların liderlerini gördüğün zaman, yakışıklıdır, gövdeleri hoşuna gider. Konuşurlarsa güzel konuşurlar, dinlersin. İşte onlar sıra sıra dizili kereste gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar." (Münafıkûn, 63/1-4).
Hak söz tanımayan, âhirette topluca kâfirlerle bir araya gelecek olan (Nisa, 4/140), münafıklara istiğfar etsen de etmesen de birdir. Çünkü Allah bu fâsıkları affetmeyecektir (Münafıkûn, 63/6).

Münafıkların İslâm toplumu içinde bulunmalarından dolayı elde ettikleri menfaatların, âhiret hayatında da devamını isteyeceklerini, fakat bunun mümkün olmayacağını Kur'an-ı Kerim şöyle haber verir:

"Âhirette münafık erkek ve kadınlar îman etmiş olanlara; 'Bizi bekleyin, nûrunuzdan bir parça ışık alalım.' diyecekler. O gün onlara; alayla 'Dönün arkanızda bir nur arayın.' denilecek de, neticede îman edenlerle aralarında bir duvar olduğunu görecekler. O zaman münâfıklar, mü'minlere şöyle seslenirler: 'Biz sizinle beraber değil miydik?'.'Evet', diyecekler; fakat kendinizi siz kendiniz yaktınız, kuruntunuz sizi aldattı."(Hadid 57/13-15).

Böylece münafıklar ve kâfirler cehennemde bir araya gelmiş olacaklardır (Nisâ, 4/140).
Medine döneminde, Yahudilerle dostluk kuran münafıklarla mü'minlerin dost olmamaları hatırlatılmakta (Maide, 5/51) ve Hz. Peygamber'e; asıl düşmanın münafıklar olduğu, onlarla savaş yapması, hattâ sert davranması vahiy yoluyla bildirilmektedir.
Hz. Peygamber'in de münafıklara karşı gayet ihtiyatlı, temkinli bir siyaset uyguladığı, gayri müslimlere yapılan muameleye tabi tutmadığı; bilakis onları İslâm toplumu içerisinden ayırmayıp, üzerlerinde kurduğu kuvvetti bir otorite ile tesirsiz hÂle getirdiği müşahede edilmektedir.

2. Amelî Nifak:


Bazı tutum ve davranışlarıyla itikadî nifaka kısmi bir benzeyiş içinde bulunmakla beraber, inançlarında açık bir nifakın söz konusu olmadığı Müslüman kişilerin durumu. Hadislerde geçen münafık türü amelî (ahlâkî) yönden olan nifakı vurgulamaktadır. 

Meselâ:"Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vadettiğinde vaadinden döner, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder." (Tirmîzî, Îman, 14) hadisi benzerî hadisler îtikâdî nifaka yaklaşılmaması için alınan tedbirler ve tembihler mahiyetindeki emirlerdir. Zira, amelî nifak çoğalınca ileride Müslümanın îtikâdî nifaka yaklaşma tehlikesi doğabilir.
Devamını Oku »

8.03.2017

Selefillik Tanımı - Selefi Ne Demek?

Selefillik Tanımı Selefi Ne Demek
Selefillik Tanımı-Selefi Nedir?
Selefîlik (Arapça:
السلفية Selefîyye), kökeri İbn-i Teymiye dayanan İslâm dîni itikadî mezheplerinden biridir. 

Selef halefin tersidir ve tarihsel olarak önde olanlar anlamına gelir. Selefîyye, dinde selef kabul edilen kişilere hiçbir değişiklik yapmadan tâbi olmayı esas alır. İbnü'l Cevzî'nin kendi devrindeki Asarî İtikadî Mezhebi'nin bazı tâkipçilerine yönelttiği eleştrilerin ışığı altında Selefîyye, "Ta'til" (Muattıla i'tikadı) ile "Temsîl" (Mücessime ve Müşebbihe i'tikatları) arasında bir konuma hâizdir.
Selefin sözlük anlamı: Selef geçen, önceden geçip giden demektir. Aynı zamanda önceden geçip gitmiş cemaat yahut yaşayışları itibariyle ya da yürüyüşlerinde önden giden topluluk anlamındadır.

Eş'ârîlik ve Mâtürîdîlik kurulana kadar Sünni Müslümanlar i'tikadî yönden Selefîyye'ye bağlı sayılıyordu. Müslümanlar arasında mezheplerin kurulmuş olduğu 8. ve 9. asırların öncesinde yaşayan sahabe ve tabiin gibi Müslümanlar "Selef-i Salihin" kabul edilir ve doğru yolda olduklarına inanılırdı. İslam tarihindeki en eski hareketlerden biri olan Selefi gelenek; Ehl-i sünnet-i hassa, Ehl-i Hadis, Ashabu'l-Hadis gibi isimlerle de anılmıştır. Selefi gelenek hadisçilerin temsil ettiği bir ekol olması, katı nakilci tavrı, aklı öncelemekten kaçınması, kıyas ve re'y gibi metodlara itîbar etmemesi ile farklılaşır. Bu noktada Kûfe'de başlayıp Irak'ta kurumsallaşan rey ekolünden farklılaşmaktadır. Hanbeliliğin de kurucusu olan imam Ahmed bin Hanbel ile ilk devresini yaşayan Selefilik, Harranlı İbn-i Teymiyye ile ikinci aşamasını geçirdi.

Günümüzde üçüncü kuşağın öncüsü, 18. yüzyılın başında doğmuş olan Muhammed bin Abdülvahhab'dır. Selefiyye terimi günümüzde çoğu kez Hanbeli ekolünden Muhammed bin Abdülvahhab'ın öğretilerini benimseyen ve İslam Coğrafyası'nda karşıtları tarafından yaygın şekilde Vahhâbîlik olarak tanımlanan inanç sistemine mensup kişileri tanımlamak için kullanılmaktadır. 
Kimilerine göre Ehl-i Sünnet'in dışında olduğu varsayılan öte yandan da kendisini Selef-i Salihin'in gerçek tâkipçileri olarak tanımlayan Vehhâbî akımı Haricîler'in kollarından biri sayılır.Nitekim günümüzdeki Selefi ve Vahhabi toplumların fikirleri ve davranışları Haricîler ile mutabıktır.Vahabi ve Selefiler diğer itikad ve mezheplerin Müslümanlarını, küfür, şirk ve bidat ile itham etmektedirler.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:  "Niyahet onlar bizi gazablandırınca, kendilerinden intikam aldık. Hemen onları topluca suda boğduk. Böylece onları sonra gelenler için bir selef (geçmiş topluluk) ve bir örnek kıldık." (ez-Zuhruf, 43/55-56)

Yani onların amelleri gibi amelde bulunanlardan önce geçmiş selef kıldık. Bu ise onlardan sonra gelenler, onlardan ibret alsınlar ve başkları onların bu durumlarından öğüt alsın diyedir.

Selef: “Yaş ve fazilet itibariyle kişiden daha ileri mertebede bulunan, ondan önce gelip geçmiş ataları ve akrabaları demektir… İşte bundan dolayı tabiîlerin ilk nesline de selef-i salih adı verilmiştir.”

Selefin terim olarak tanımına gelince: İtikad alimleri tarafından 'selef' lafzı mutlak olarak kullanıldığı takdirde ashab yahut ashab ve tabiîn yahut ashab, tabiîn ve onlara uyan, imamlıkları, faziletleri, sünnete uyuşları, bu husutaki önderlikleri, bid’atten sakınmak ve ondan çekinmek özellikleri kabul edilmiş önder imamlar arasından onlara uyan ile imam oldukları dindeki durumlarının önemi hususunda da ümmetin ittfak ettiği kimseler kastedilir. Bundan dolayı ilk nesle ‘selef-i salih’ denilmiştir.


Selefiliğin Prensipleri :
Selefiliğin yedi temel prensibi bulunur. Bunlar takdis, tasdik, acz, sükut, imsak, kef ve marifet ehline teslim olmaktır. "Takdis" ve "takdir" Allah'ın sıfatları ile ilgilidir. 
Birincisine göre Allah'ın hiç bir kötü sıfatının yoktur, ikincisine göre tüm güzel sıfatlar ona aittir. Sonraki dört ilke ise insanın davranış biçimi ile ilgilidir. "Acz", insanın Kuran'ı anlayamayacağını, buna gücünün yetmeyeceğini anlayıp aczini kabul etmek demektir. "Sükut", Kuran'da anlamadığı, kafasına takılan yerleri konuşmaması, başkasına sorarak onun da kafasını karıştırmaması, hatta konusu açıldığında bu konuyu bilemeyiz diyerek kapatmasıdır. 
Tutmak anlamına gelen "İmsak" da, sükuta benzer bir ilkedir. 
Anlaşılmayan bir konuyu insan içinde tutmalıdır. "Kef", sükut ve imsakın çaresiz kalması durumunda devreye giren ilkedir. Kuran'da anlaşılmayan konularda susmayı ve içinde tutmayı beceremediği durumda "kalben ve zihnen başka şeylerle meşgul" olarak kef yapabilir. Başka şeyleri düşünerek beladan kurtulabilir. Son ilke olan "marifet ehline teslim olma" ise selefilik anlayışının kurucuları ve alimlerinin söylediklerini yapmaktır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:  "Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı gelir, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir!"(en-Nisa, 4/115)

Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır ki:  "İleriye geçen muhacir ve ensar ile onlara güzellikle uyanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır. Bunlar için orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu en büyük kurtuluştur." (et-Tevbe, 9/100)

“İnsanların en hayırlısı benim çağdaşlarımdır. Sonra onlardan sonra gelenler, sonra da onlardan sonra gelenler.” (Buharî ve Müslim)
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile ashab’ı ve onlara güzel bir şekilde uyanlar bu ümmetin selefidirler. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın ashabının ve onlara güzel bir şekilde uyanların davet ettiği şeyin benzirine davet eden herkes de selef’in yolu üzerindedir.

Bu konuda bir zaman sınırlamasına gitmek şart değildir. Aksine şart, akide, ahkâm ve yaşayış itibariyle kitab ve sünnete selef’in anlayışı ile uygunluktur. Kitab ve sünnete uygun düşen herkes selef’e tabi olan kimselerdendir.

İsterse zaman ve mekân itibariyle kişi ile onlar arasında bir uzaklık bulunsun. Onlara muhalefet eden ise onlar arasında yaşamış olsa dahi onlardan değildir.

Selef-i salih’in önderi Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’dır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Muhammed Allah'ın Rasulüdür. Onunla birlikte olanlar kafirlere karşı sert ve katı, kendi aralarında merhametlidirler. Sen onları rüku ediciler ve secde ediciler, Allah'tan bir lütüf ve rıza isteyenler olarak görürsün. Secde izinden nişanları yüzlerindedir." (el-Feth, 48/29)

Yüce Allah kendisine itaat ile Rasulüne itaati bir arada söz konusu etmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Kim Allah'a ve Rasulüne itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle birliktedirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar!" (en-Nisa, 4/69)

Yine yüce Allah Rasulüne itaati kendisine itaat olarak değerlendirmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Peygambere itaat eden gerçekte Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, zaten biz seni onların üzerine bir koruyucu göndermedik." (en-Nisa, 4/80)

Yüce Allah Rasule itaat etmemenin amelleri iptal edip, boşa çıkartacağını haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Rasule itaat edin, amellerinizi de boşa çıkarmayın.(Muhammed, 47/33)

Yine yüce Rabbimiz bize peygamberinin emrine muhalefet etmeyi yasaklayarak şöyle buyurmaktadır:
"Kim de Allah'a ve Rasulüne isyan eder, sınırlarını aşarsa, onu da orada ebedi kalmak üzere bir ateşe koyar. Üstelik onun için küçültücü bir azab da vardır." (en-Nisa, 4/14)
Yüce Allah bizlere peygamberinin bize emrettiğini alıp, bize yasakladığı şeyleri terketmemizi de emretmektedir:
"Hem peygamber size ne verdi ise onu alın, neyi yasak etti ise de sakının. Allah'tan korkun çünkü Allah azabı çok çetin olandır." (el-Haşr, 7/59)
Ayrıca yüce Allah bizlere Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’i hayatımızın bütün hususlarında hakem kılmayı ve onun hükmüne başvurmayı emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolyı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (en-Nisa, 4/65)
Yüce Allah bizlere Peygamberinin en mükemmel, en güzel ve uyulacak en mükemmel şahsiyet olduğunu bildirmiştir. Kendisine uyulması ve izinden gidilmesi gereken odur. İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Andolsun ki sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü ümit eden ve Allah'ı çokça anan kimseler için Rasulullahta güzel bir örnek vardır." (Ahzab, 33/21)

Yüce Allah kendi rızasını, Rasulünün rızası ile birlikte zikrederek şöyle buyurmaktadır:
"Halbuki daha doğru olan Allah'ı ve Rasulünü hoşnut etmeleridir. Eğer mü'min iseler." (et-Tevbe, 9/62)

Yüce Allah Rasulünün peşinden gitmeyi, kendisinin sevgisine mazhar olmanın alameti olarak değerlendirmiştir: "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah günahları bağışlayandır, rahimdir." (Al-i imran, 3/31)
İşte bundan dolayı selef-i salih herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştükleri vakit başvurdukları kaynak Allah’ın kitabı ve Rasulünün sünneti idi. Tıpkı yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu olduğu gibi:

"Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Rasulüne götürünüz. Bu hem daha hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir." (en-Nisa, 4/59)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra selef’in en faziletlileri elbetteki dinlerini ondan samimiyet ve ihlas ile öğrenmiş bulunan ashab-ı kiram’dır. Nitekim yüce Allah aziz kitabı Kur’an-ı Kerim’de onları şöylece nitelendirmektedir:

"Mü'minler arasında Allah'a verdikleri sözde içtenlikle sebat eden nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar hiçbir şeyi değiştirmemişlerdir."(el-Azhab, 33/23)

Daha sonra da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın hakkında şöyle buyurduğu faziletli kılınan ilk nesiller arasında onların peşinden gelenler gelir:

"İnsanların en hayırlısı benim çağdaşlarımdır. Sonra onlardan sonra gelenler, sonra onlardan sonra gelenler."(Buharî ve Müslim)

Bundan dolayı ashaba ve tabiîne uymak başkalarına göre daha uygundur. Buna sebep ise imanlarındaki sadakatleri, ibadetlerindeki ihlaslarıdır. Onlar akidenin koruyucuları, şeriatın bekçileridir. Gereğince söz ve davranışlarıyla amel edenlerdir. Bundan dolayı yüce Allah dinini yaymak, Peygamberinin sünnetini tebliğ etmek için onları seçmiştir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi ateşdedir, bir tanesi müstesna." O kimlerdir, ey Allah'ın Rasulü? diye sordular. O da: "Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yol üzere olanlardır." diye buyurdu.(el-Elbani, Sahih-u Süneni't-Tirmizi.)

Sonraki asırlarda selef-i salihe uyan ve onların yollarını izleyen kimseye de hem onlara nisbet etmek, hem de böyle bir kimse ile selef’in yoluna muhalefet ederek onların yolundan başkasına uyanlardan ayırdetmek maksadıyla 'selefi' denilir.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı gelir, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir!" (en-Nisa, 4/115)
Selefiyye İnancı :
Selefilik kavramı Allah’ın kitabına ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın sünneti diye sabit olan hususlarda selef’in anlayışına uygun olarak, tam anlamıyla sımsıkı sarılan kimseler hakkında kullanılır.

Selefiyye; İ'tikadî konularda aklın da kullanılması husûsunda Mutezile mezhebinin tam tersidir. Mu'tezile mezhebi, aklı birinci sıraya koymakla beraber akıl ile naklin çeliştiği durumlarda aklı kullanarak te'vil yoluna gidip genel olarak felsefeci bir tutum benimserken Selefiyye mezhebi ise i'tikadî konularda akla yer vermez, sâdece nakil (Kur'an Sünnet) ile hareket eder ve Kur'ân'daki müteşâbih âyetleri olduğu gibi kabul ederek, bu âyetlerde kastedilen mânâyı insanların bilemeyeceğini, konunun mânâsını Allah'a havâle ettiklerini belirtir.

Kur'ân'da geçen "Allah'ın eli" gibi antropomorfik yani cisimleştirilmiş ifâdeler; çoğu Sünnî ve Şî'î müfessir yani tefsîrci tarafından "Allah'ın kudreti" şeklinde anlaşılır. 

Örneğin; Fetih Sûresi 10. âyetin (48/10) me'âli; Sünnî müfessirlerden Elmalılı Hamdi Yazır'ın Türkçe kaleme aldığı Kur'ân tefsîrinde şöyle verilir:
“ Her hâlde sana bî'at edenler, ancak Allah'a bî'at etmiş olurlar. Allah'ın eli (kudreti), onların elleri üstündedir. Onun için her kim cayarsa yalnızca kendi aleyhine caymış olur. Her kim de Allah'a verdiği sözü yerine getirirse, O da ona yarın büyük bir mükâfat verecektir. ”

Elmalılı Hamdi Yazır; "eli" kelimesini parantez içinde "kudreti" mânâsında te'vil ederken, Selefiyye'de ise bu vb. ifadeler; daha zâhirî boyutta ele alınır ve aklî bir şekilde te'vîl edilmez. Selefîler; bu gibi müteşâbih âyetleri, "Allah'ın bir eli olduğu âyette belirtilmiştir, buna göre Allah'ın bir eli vardır; fakat bu elin keyfiyeti (nasıllığı) nedir, biz bilemeyiz, bunu Allah'a havâle ederiz." şeklinde cevaplandırır, hiçbir şekilde te'vîle gitmezler.

Selefiyye mezhebi; akıl ve nakil konusunda mutlak nakle inanır ve aklı, sahîh nakle tâbi' görür. İmân esasları ile ilgili konularda Kur'ân ve Sünnet'teki açıklamalar ile yetinip bunları aynen kabul eder. Bu kabule müteşâbihler de dâhildir; te'vîl etmemenin yanı sıra, Mücessime'nin yaptığı tecsîm yaklaşımında da bulunmazlar.
Genellikle amelde (fıkıhta) Hanbelî Mezhebi'ne bağlı olanlar; i'tikatta Selefî'dirler. Ancak Selefîler, fıkıhta Mezhep taklîdini benimsemedikleri için, kendilerini bir mezhebe bağlı saymazlar. Dört büyük Sünni mezhebinin imâmlarını esas alırlar. Hadîslere ve muhaddislere (hadîs âlimlerine) çok önem verirler. Bugün Selefîler'in en yoğun olduğu bölge Suudî Arabistan'dır.
Büyük Selefî âlim ve muhaddislerin imân konusundaki görüşü; genel olarak şöyledir:İmân; kalp ile tasdîk, dil ile ikrâr ve âzâlarla ameldir.
Selefiyye'ye göre amel, imânın bir parçası olduğu için; eğer amellere gereken özen gösterilmezse imân, hem derece nicel hem de nitel açıdan azalır. Tam tersi, eğer amellere gereken önem verilip amelî yöndeki çabalar arttırılırsa imân, hem nicel hem de nitel açıdan artar.
Devamını Oku »